skip to Main Content
Her An Yeniden

Her An Yeniden

“Seni görüyorum. Seni, her an yeniden, ilk kez, görüyorum.”

R. Berin Tuncel Her An Yeniden’de duygular, ilişkiler, kadın olmak ve kendini bulmak üzerinden modern insanın yaralarına şefkatle dokunuyor.

Yaralı çocuklukların, olgun yetişkin olma sancılarına… Anne babadan alınamayanları kitaplarla, terapilerle telafi etme çabamıza… Gerçek ve tam bir sevgi ve kabulü, nerede bulursak oradan alabilme telaşlarımıza merhametle bakan bir göz olarak bize insan olma hallerini gösteriyor.

Selen, Adem, Ebru Hanım, Çetin, Berrak ve Merve’nin birbiriyle kesişen, iç içe geçen hikâyeleriyle kurduğu küçük bir evrende ilişkilerle yaralanan, ilişkilerle iyileşen insanın yolculuğuna şahit kılıyor okuru.

Ve adeta Yunus’un “Her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası” deyişindeki gibi varoluşun her an yeniden doğmaya ayarlı yapısını keşfetmenin hissettirdiği ılık ümidi taşıyor satır aralarında.

Her An Yeniden

Kitaptan Alıntılar

* “Hmmm…. Her an yeniden. Doğmak. Yaşamak. Ölmek. Ve yeniden, ve yeniden.” Sanırım benim de baktığım, okuduğum, duyduğum, aradığım başka hiçbir yerde, neredeyse kimsede göremediğim bu “hayatiyet” sende âşık olduğum. Ormanlarda, ırmaklarda, bebeklerin nefesinde, biçilmiş çimde, ıslanmış toprakta iziyle karşılaştığım. Ama asla sendeki kadar sonsuz sayıda yansımasına rastlamadığım…”
“Beni görmenle varım” dedi Berrak. Sımsıkı içine çekti Çetin’in kokusunu.
“Seni görüyorum” dedi Çetin. “Saçındaki telleri tek tek öperek. Seni, her an yeniden, ilk kez, görüyorum.”
* “Hayatın terbiye ediciliği”nin ilahî bir yönü olduğundan emindi Berrak. Bir başka insana “gerçeği göstermek” cüretkârlık demekti ve o insanın dengesinin değişmesinin bir bedeli olabilirdi. Bu yüzden bir başkasına ayna tutarken, çok düşünmek gerekirdi.
* Hazır olmakla Hızır’ı bulmak arasında bir bağ var mıydı acaba? Hızır’ın ab-ı hayat içerek ölümsüzlüğü bulması belki de insanların kendi gerçekleri ile karşılaşmalarına bir atıftı. Gerçeğin can yakan ıssızlığında, çölünde bir damla su bulmak için koştururken, yaşadığımız bir keşifti belki Hızır.
* Merve’nin içine doğru, çikolatalı puding gibi kokan, sıcacık bir şey akmıştı. Bir yandan fokur fokur fokurduyordu, bir yandan da yavaş yavaş derinlere doğru akıyordu. Kendisini bu hisse bırakmaya karar vermişti. Gergin ve gri bir parçası vardı sanki ve o “temkinli ol ve asla anne yansıtması yapma” diyordu ama nafile…
* Derin yaralar almış her insan gibi, pansuman yapıyordu esasında Gül de. İlişkilerle yaralanıyor, ilişkilerle iyileşiyordu insan. “Kendisini değerli, anlamlı, onaylanmış” hissettiği bir çeper oluşturmuştu ve bunun gerçek ya sağlıklı ya da dengeli olup olmadığının sorgulanmasını istemiyordu.
* Yakın ilişkilere gizlenen ne de çok mayın vardı. Belki bir kez daha karşılaşmayacağı birisi ile sohbet ederken en mahrem, en gerçek yanını ansızın açabiliyordu insan ama tüm yaşamı boyunca birlikte olduğu kişiden saklanıyordu.
*"Ikınıyorsun, ıkınıyorsun; doğmayan bir bebek gibi karnındaki. Bilinç bebeği. Bilinç çocuğu. Uyanışı. Ya da her neyse. Kendine doğma hali. Kendini doğuramama sancısı. Dönmek etrafında, hep aynı eksende tıkanmak. Ama bir üst kat var. Olmalı. Bir çember değil bir helezon olmalı."
* Tasavvuf ve psikolojideki ortaklıkları fark etmiş, rabıta geleneğinin bağlanma kuramıyla ilişkisini araştırmıştı. Rabıta da alak gibi bağlanma, yapışma, iç içe geçme anlamları taşıyordu. Aslında belki de geçmiş dönemlerde yaralı insanlar, bağlanma örüntülerini böyle değiştiriyorlardı.
* Yaralı çocuklukların, olgun yetişkin olma sancıları… Anne ve babasından alamadığını, kitaplarla, terapilerle verme sancıları… Gerçek ve tam bir sevgi ve kabulü, nerede bulursa oradan alabilme telaşları.

Satış Noktaları

Back To Top