skip to Main Content
Radikal Şıkların Sayımı

Radikal Şıkların Sayımı

Kurgusal ama bir o kadar da gerçek bir hayali İtalya… Düşünce ve ifade özgürlüğünün, yolsuzluk ve kötü inancın bir işareti haline geldiği, elitlerin ve entelektüellerin halkı kandırma aracı olarak görüldüğü bir dünya… Dayatmacı iktidar alkışçıları, sosyal medya zorbaları, toplumu kutuplaştıran bir cadı avı… Ve şimdi hedefte entelektüeller var.

Bu linç kültürünün ilk kurbanı, bir gündüz kuşağı programında Spinoza’dan alıntı yapan Profesör Giovanni Prospero oluyor. Devlet yetkilileri ve medya tarafından, entelektüel birikimiyle halkı aşağılamakla suçlanan Profesör hemen o akşam ölü bulununca çarklar dönmeye başlıyor. Akademisyenin ölümünü fırsat bilen hükümet, “diğerlerinden daha akıllı olduklarına inanmaya devam edenleri” sansürlemek için Ulusal Entelektüellerin ve Radikal Şıkların Sayımı’na başvuruyor. Bu arada, cenaze töreni için ülkesine dönen Profesör Prospero’nun kızı Olivia, karşılaştığı bu yeni düzeni kabullenemiyor, umutsuzca babasının öldürülmesine yol açan nedenleri araştırıyor.

Distopik kara mizahıyla Giacomo Papi, bizi yakın gelecekten ziyade gerçeğimizle yüzleşmeye davet ediyor.

“Gerçeği savunmasız bırakan distopik bir anlatı.” – Marta Lilliù

“Muhteşem bir mizah, harika bir özeleştiri.” – Luca Mastrantonio

“Cehaletiyle gurur duyan toplumun sürreel hicvi.” – Beppe Severgnini

“Papi bugünü bize kurgunun aynasından gösteriyor.” – Lara Crinò

Radikal Şıkların Sayımı

Kitaptan Alıntılar

Kelimeler, somut şeylerin yaydığı kokuların, tatların ve onlara dokunmanın verdiği hislerin gücüyle yarışamazdı.
Artık bilgili olmanın sahtekârlık, cehaletin masumiyet gibi gözüktüğü anlaşılıyordu.
Birçok şehir gibi Milano da açık hava restoranına dönüşmüştü. Üzerinde insanların bir şeyler yemek için doldurduğu kalabalık masaların olmadığı tek bir kaldırım bile yoktu. Yemek, insanların sosyalleşmesini sağlayan önemli bir araca dönüşmüştü. Yemek yemek, düşünmenin yerini almıştı. Bir zamanlar tiyatroların olduğu yerlerde şimdi İtalyan yemekleri satan restoranlar vardı. Bakan, televizyon programında insanların açlıktan öldüğünü söylemişti ama bu doğru değildi. Zengin ya da fakir herkes tıka basa yiyordu. İnsanlar ağızlarından ne çıktığıyla değil ağızlarına ne girdiğiyle ilgileniyordu. Çünkü yemek yemek için düşünmeye ihtiyaç yoktu. Belki de entelektüellere karşı duyulan nefretin sebebi de buydu. Bilgi tüketilemiyordu, oysa bugün değerli olan şeyin yok edilene dek tüketilmesi gerekiyordu.
Hafıza, tarih öncesinde yaşayan böcekleri içinde muhafaza eden bir kehribar gibiydi. İnsanları, ilk karşılaştıkları zamandaki halleriyle içinde saklıyordu.
Cesaret, kaçacak yer kalmadığında kurtulmak için bir yol, eyleme dönüşen bir tür korkuydu.
Özgür olduğumuzu sanıyoruz. Oysa hepimizin duyguları birbirine benziyor. İnsanlar sürü gibi hareket ediyor.
Duygular basit ve ilkeldir. Hileleri öğrenirseniz onları yönetebilirsiniz. Oysa düşünceler özgürdür; nereye isterlerse giderler ve işleri zorlaştırırlar. Mantığın olduğu yerde duyguları hesap etmek imkânsızlaşır.
Söz; öyle büyük bir güçtür ki küçücük, görünmez gövdesiyle korkuyu dindirmek, acıyı yok etmek, neşeyi artırmak, merhamet uyandırmak gibi büyük işler başarır.
“Baban, üniversite profesörlerinin, tıpkı yumuşakçalar gibi, buldukları bir kayalığa yapışıp ondan beslendiklerini söylerdi.”
“Ne demek oluyor bu?”
“Artık düşünmeyeceğinden eminsen kendi beynini yersin. Ve hiçbir işe yaramazsın.”
Yıllarca Fransız İhtilali’ni bekledik ama gerçekleştiğinde soylular gibi davranmaya başlayan biz olduk.
Dönüp tabuta baktı. Küçücüktü. Ayakkabı kutusuna benziyordu. Anne ve babaların öldüklerinde bu kadar küçük gözükmelerini tuhaf buldu.
Cehalet, artık sadece içinde bulunduğumuz bir durum değildir; bu çağda cehalet bir seçimdir.
Her şey bugünden ibaretse ve yaşananlar -daha gerçekleştiği anda- belirsizlikte kayboluyorsa hiçbir şeyi sıraya koymamıza gerek yok; her şey ancak -birbiriyle sürekli yer değiştiren- zıddı ile var olabiliyorsa bir tutarlılık aramak boş bir çabadır çünkü her “an”, birbirinden kopuk ve çok fazla soru sormadan yok olmaya mahkûm toz zerrelerine benziyor.
Uzakta olan birinin ölmesiyle, aynı evde birlikte yaşadığın birinin ölmesi arasında fark vardı. İkisinin yokluğu farklı yoğunlukta hissediliyordu.
Savaş, cazibesini entelektüeller ve cahiller, zenginler ve işçiler arasındaki karşılaşmadan alıyordu; çünkü bu, yıllardır sürüp giden barış ve bolluk döneminde artık adı anılmayan bir konu, kimsenin ticaretini yapamadığı tek üründü.
Olivia yaklaşıp kilisenin önünde yazan cümleyi okudu:
“Öyle ya da böyle, her mezarlık bir kavşaktır.” Aynı şeylerin kitaplar için de geçerli olabileceğini düşündü. Mezar taşları gibi onlar da ölülerle yaşayanların bir araya geldiği bir birleşme noktasıydı.
“Biliyor musun, çok düşündüm, bence entelektüellerin hiçbir işe yaramadığı doğru değil.”
“A, öyle mi? Ne işe yarıyorlar?”
“İnsanların kendilerini daha az yalnız hissetmesini sağlıyorlar.”
İnsanlar, diğer insanların kendilerine çok yabancı olmadıklarını, (bazen öyleymiş gibi gözükseler de) uzaylı olmadıklarını görmek için onların neler yaşadıklarını bilmek istiyorlardı. Bu yüzden kitap okuyor, (karşılarındaki Anna ve Clelia bile olsa) kitap okuyanları dinliyorlardı.
Bilgi, bir iddiadır. Günü geldiğinde nihayet birbirimizi anlayabileceğimiz üzerine bahse girmektir. Bu yüzden insanları rahatsız edebilir.

Satış Noktaları

Back To Top