skip to Main Content
Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde

Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde

Janina, uzak bir Polonya köyünde, karanlık kış günlerini astroloji çalışarak, yıldız haritalarını inceleyerek, William Blake’in şiirlerini tercüme ederek ve varlıklı Varşova sakinlerinin yazlık evlerine göz kulak olarak geçirir. İnsanlar yerine hayvanlarla vakit geçirmeyi tercih eder, fazlasıyla tuhaf ve münzevi tavırları kimilerine göre “kaçık”lıktır. Bir gün komşusu Koca Ayak gizemli bir şekilde ölü bulunur. Gelecek günler daha da tuhaf ölümleri beraberinde getirir. Şüpheler ve soru işaretleri yükselirken Janina, tuhaf teorileriyle kendini soruşturmanın göbeğine yerleştirir. Birileri ona kulak verseydi her şey böyle mi olurdu oysa…

Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde tuhaf bir gerilim masalı, bir kara komedi, her şeyiyle kendine özgü bir hikâye. Akıl sağlığı ve çılgınlık, suç ve adalet, doğa ve insan arasındaki karanlık sınırların kışkırtıcı bir keşfi. Çağdaş Polonya edebiyatının en güçlü sesi, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Olga Tokarczuk’tan baş döndürücü bir roman.

“Muhteşem bir yazar.” – Svetlana Alexievich

“Bu kitap yalnızca bir ‘katil kim’ romanı değil: Yaşam ve ölüm hakkında, sırlarla dolu, felsefi bir masal. Kulağınızı yere yaklaştırırsanız, iliklerinizde hissedeceğiniz sırlar.” – New York Times Book Review

“Baş döndürücü, yaratıcı, türüne meydan okuyan bir hikâye. Kısmen bir polisiye, kısmen bir masal, –Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde, bazı canlıların diğerlerinden üstün olma biçimleri üzerine heyecan verici bir felsefi sorgulama.” – TIME

“Yılın en keyifli romanlarından biri.” – The Guardian

“Olga Tokarczuk geçen çeyrek yüzyılın sayılı Avrupalı romancısından biri. Bu romansa alaycı mizahı ve karanlık sürprizleriyle pastoral bir kara komedi.” – The Economist

“‘Kontrollü psikoz’un tartışılmaz başyapıtı… Eninde sonunda olağanüstü bir kurguyla bir araya gelen ipuçları etkileyici bir başarıya dönüşüyor.” – Publishers Weekly

“Doğa için bir coşkulu bir şarkı… William Blake’e bir methiye… [ve] bir tür ağıt. Tokarczuk Blake’i aşar mı? Tartışılabilir –belki.” – NPR

“Bir cinayet romanı yapısını açıkça benimsese de, Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde ürkütücü mizahı ve marazi felsefi müdahaleleriyle özgün bir roman… Ve mükemmel bir final. Tokarczuk, şüphesiz üstün yetenekli, orijinal bir yazar.” – The Wall Street Journal

Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde, şiddetli, heyecan verici ve özel, neredeyse tarifsiz; uzun zamandır okuduğum varoluşçu romanlardan en yenilikçisi.” – The New Yorker

“Bazen bir birinci şahıs anlatısının açılış cümlesi, anlatıcının kişiliğini öyle iyi yansıtır ki, tüm zamanınızı onunla geçirmek istersiniz. Bu roman için de bu böyle… Hoyrat güce meydan okumak için ne gerektiğine dair dikenli ve yıkıcı bir hikâye.” – Boston Globe

“Olga Tokarczuk olağanüstü yeteneği, zekâsı, ‘derin romanları’yla ekolojik ve politik meselelere odaklanıyor, mücadeleyi bırakmıyor. Bahisler daima yüksek, Tokarczuk tekrar tekrar anlatıyor ve cepheyi terk etmiyor.” – HuffPost

Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde

Kitaptan Alıntılar

Birden ölümün ne kadar iyi bir şey olabileceğini hatırladım, nasıl doğru ve adil, hani bir dezenfektan veya bir elektrikli süpürge gibi.
İnsan gövdesi kesinlikle en insani olmayandır. Özellikle de ölü olanı.
Aslında fazlaca değer verilen, ama pek önemi olmayan cinsel organların, kalbin veya hatta beynin değil de ayakların bedenimizin en mahrem ve özel yerleri olduğunu düşünmüşümdür. İnsan konusundaki tüm bilginin saklı olduğu yer ayaklardır; beden onlara bizim kim olduğumuz ve dünya ile nasıl ilişki kurduğumuz konusunda yüklü bir duygu gönderir. Toprağa basışın daki tüm gizem, bedenle temas ettiği noktadadır –hani maddenin elementlerinden yapılmış olmamızın yanı sıra, maddeye yabancıyız ve ondan ayrılmışız. Ayaklar prizdeki fişlerimizdir.
Öfke, aklı daha berraklaştırır ve keskinleştirir, daha fazlasını görmeyi mümkün kılar. Diğer duyguları silerek gövdenin kontrolünü ele alır. Tüm sınırları aştığından, kuşkusuz tüm bilgeliğin kaynağı olur o Öfke.
Bazen İnsan Öfkeye kapıldığında her şey basit ve apaçık olur. Öfke her şeyi düzene koyar ve dünyayı bir kabuk içinde gösterir; Öfke, başka bir durumda elde etmesi zor olan Görüş Berraklığını yeniden canlandırır.
En ilginç şeyler, basit farklılıkların kaybolduğu alacakaranlık zamanı olur.
Hapishane dışarıda değildi, her birimizin içindeydi. Belki de onsuz nasıl yaşanacağını bilmiyorduk.
Uzun yıllar süren mutsuzluk, Kişiyi ölümcül bir hastalıktan daha çok yıpratır.
En iyi sohbetler kendinizle yaptığınızdır. En azından bir yanlış anlaşılma olmaz.
Ben çok güzel bir çağda yetişmiştim, şimdi geçmişte kaldı ne yazık ki. O çağda, değişime hazır olmak ve devrimci önseziler yaratmak için bir yetenek vardı. Şimdilerde kimsenin yeni bir şeyler düşünmeye cesareti yok. Durmadan var olan düşünceler konuşuluyor, eski düşünceler yuvarlanıp duruyor. Gerçek yaşlandı ve bunadı; ne de olsa, her canlı organizma gibi kesinlikle aynı yasalara tâbi –yaşlanıyor.
Bazen sadece hastaların gerçek sağlıklılar olduğunu düşünürüm.
Dünya acıyla dolu bir hapishanedir, öyle inşa edilmiştir ki yaşamak için insanın diğerlerine acı çektirmesi gerekir.
Nasıl bir dünya bu? Birinin gövdesi ayakkabı, köfte, sosis veya yatağın önüne serilen halı oluyor, birinin kemikleri çorba yapmak için kaynatılıyor... Birinin karnından ayakkabılar, kanepeler, çantalar yapılıyor, birinin kürküyle ısınılıyor, birinin eti yeniyor, küçük parçalara bölünüp, yağda kızartılıyor. Dahice felsefelere ve teolojilere birçok düşünce uygulanmış olmasına rağmen, bu felaket, bu kitle katliamı, zalimce, ruhsuz, otomatik olarak, vicdanlar sızlamadan, bir an bile düşünmeden sahiden de gerçekleşiyor mu? Öldürmenin ve acının ilke olduğu nasıl bir dünya bu? Bizim neyimiz var?
Ne zaman özgür olduğumuzu düşünmek istesek, o zaman kendimizi yeniden keşfetmeyi tercih ederiz. Gök gibi büyük ve muazzam bir şeyle bu bağlantı, kendimizi rahatsız hissetmemize neden oluyor. Küçük olmayı tercih etseydik, o zaman olağan küçük günahlarımız bağışlanabilirdi.
İnsafsızlıktan kaynaklanan her ölümün, topluma teşhir edilmeyi hak ettiğini düşündüm. Böcek ölümünün bile. Kimsenin fark etmediği bir ölüm iki kez skandaldır.
Dönecek bir yerim yok. Hapsolmak gibi bir şey. Hücrenin duvarları görebildiklerimin ufku. Ötesinde bana yabancı bir dünya var ve bana ait değil. Yani benim gibi insanlar için mümkün olan tek şey burada ve şimdi, her gelecek şüpheyle dolu olduğundan henüz gelmemiş olan her şey, havanın en küçük kıpırtısıyla bile yok olabilecek bir serap gibi zar zor çizilmiş ve belirsiz.
Burası, herkesin kendini başkalarının arasında bulur bulmaz emir vermeye, eleştirmeye, küstürmeye ve şüphe götürmez üstünlüklerini göstermeye başladıkları, nevrotik egoistlerin ülkesi.

Satış Noktaları

Kitap Hakkında Haberler

Back To Top