20.09.2011
Evet. Okay Tiryakioğlu’nun yeni romanı Abdülhamid, Son Hükümdar bize adeta II. Abdülhamid’le muhabbet etme olanağı sunuyor. Gizlice Yıldız Sarayı’na girer gibi kitabın içine giriyor ve 20’inci yüzyıl başlarındaki Osmanlı karmaşasına misafir oluyoruz.
1905 yılındayız. Yanı başımızdan takır tukur at arabaları geçiyor. Kalabalık ve sisli bir atmosferin arasından üç kişi dikkatimizi çekiyor: Saim, İsmail ve Suat... Kardeşlik Örgütü’nde yıllarca ajanlık eğitimi alan bu üç anarşist yoldaş, yanlarına Belçikalı bomba uzmanı Jorris’i de alarak Abdülhamid’e suikast düzenlemek üzere Paris’ten yola çıkıyor. Bu uzun ve gizli yolculuk esnasında birçok kez yakalanma tehlikesi geçiriyor, kendilerine yataklık eden dava dostlarının evlerinde kalıyor ve beğenmedikleri II. Abdülhamid’in politikalarından yola çıkarak dönemin siyasi olaylarını ve akımlarını tartışıp duruyorlar. Tüm bu tartışmalar esnasında grubun elebaşı gibi gözüken Saim, yaptıkları işi ve hayata karşı duruşlarını sorgulayan bir tavır çizmekte, aslında II. Abdülhamid’e karşı daha insancıl ve sağduyulu bir yaklaşım sergilemektedir. Nihayet İstanbul’a vardıklarında işbirliği içinde oldukları bir Ermeni örgütü onlara kapılarını açıyor. Kahramanlarımız suikast gününe kadar burada gizlenip prova yapıyorlar.
21 Temmuz 1905 günü Saim ve İsmail, Osmanlı askeri kılığına girerek bir arabaya yerleştirdikleri bombayla Yıldız Sarayı’nın önüne gidiyorlar ve II. Abdülhamid’in cuma namazını kıldıktan sonra halkı selamlamaya çıkacağı tam saatte bombayı ateşleyerek kaçmaya başlıyorlar. Bomba patlıyor, bir sürü ölü ve yaralı var fakat Saim’le İsmail’i arabayla alması gereken Suat kararlaştırılan yerde yok. İhanete uğradığını hisseden Saim ve İsmail yaralı oldukları için hastaneye kaldırılınca doktorlardan, II. Abdülhamid’in suikast sırasında misafirleriyle muhabbete dalıp halkı selamlamaya zamanında çıkmadığı için yara bile almadan kurtulduğunu öğreniyorlar. Herkes padişahın ne kadar korkusuz olduğundan ve bomba patladığında insanlar kaçışırken kılını bile kıpırdatmaksızın dimdik ayakta durduğundan bahsetmektedir.
Bombacı anarşistlerle tartıştı
Bir müddet sonra Saim, İsmail ve Jorris tutuklanıp sorguya çekiliyor ve II. Abdülhamid’in huzuruna çıkartılıyor. Padişah bu anarşistlerin kendisine neden kin beslediğini öğrenmek istemektedir. Anarşistler ise bu vesileyle padişaha bir nevi hesap sorma fırsatı bulmuştur. Aralarında hararetli bir tartışma başlar.
Mesela, Abdülhamid Meclis-i Mebusan’ı neden kapatmıştı? Zira bu hareketiyle demokratikleşmekten uzaklaştığı ve yeniden diktatörlüğe yöneldiği düşünülerek dönemin aydınları tarafından ağır eleştirilere maruz bırakılmıştı. Anarşistlerin meraklı bakışları arasında Abdülhamid, Meclis-i Mebusan’ı kapatma kararını 93 harbine bağlıyor. Rusların kapıya dayandığı bir dönemde, milletvekillerinin mecliste oturarak kendi kişisel çıkarlarını önceleyen gündemlerle haşır neşir olması savaşın kaybedilmesine neden olmuştu. Meclis, özgürlük havası yaymaktan çok kargaşaya yol açmaya başlamıştı. Kapatma kararını bu yüzden almıştı Abdülhamid.
Peki Mısır’ı işgal eden İngilizlere neden engel olmamıştı? Bu suçlamaya karşı Abdülhamid, başka seçeneğinin olmadığını belirtiyor. Osmanlı ordusunu Mısır’a sokmak ve İngilizlere karşı gelmek daha büyük fırtınalara yol açacaktı çünkü Mısır’da Osmanlı’ya karşı güçlü bir milliyetçilik akımı yükselmekteydi. Böyle bir hareket Osmanlı’yı ikili ateş altında bırakabilirdi. Abdülhamid, devletin bekası için en az zararla çıkacağı politikayı gütmüştü.
Çürümeye terk edildiği için gizemini hâlâ koruyan büyük donanma hakkında ise Abdülhamid yine kendini savunarak onun yerine daha teknolojik yeni bir donanma inşa ettiğine vurgu yapıyor. Zaten eski bir teknolojiye sahip bu donanma da kullanıma elverişli olmadığı için gözden çıkarılıyor.
Amcası Abdülaziz’in ölümü konusuna da değinen Abdülhamid, sanıldığının aksine amcasının intihar etmediğini savunuyor. Kendi yaptığı araştırmalar neticesinde Abdülaziz’in iki bileğinin de kesilmiş bir şekilde ölü bulunduğunu söyleyen Abdülhamid, anarşistlere şu soruyu soruyor: bir insan iki bileğini birden nasıl kesebilir? Sağlam delillere dayanan şüphelerinden yola çıkarak amcasının ölümünden sorumlu tuttuğu Mithat Paşa ile diğer idarecileri Yıldız mahkemelerinde yargıladığını açıklamış oluyor.
Abdülhamid’in verdiği zeki cevaplarla, soru işaretlerinden oluşan kara bulutlar dağılıp da her şey açıklığa kavuşunca kahramanlarımız ve biz misafir okurlar, kitabın maceralarla dolu serüvenine devam ediyoruz.
Müzik bilgisi derindi
Kitapta Abdülhamid’in farklı insani yönlerine de tanıklık ediyoruz. Bunların en ilgi çekicilerinden birisi ise sultanın derin bir müzik bilgisine sahip olduğunu ve profesyonel bir şekilde piyano çaldığını anlatan bölüm: “Sonradan Şehzade Abdürrahim Hayri Efendi olduğunu öğreneceğimiz bu on bir, on iki yaşlarındaki çocuğun sıkıntılı bir ifadesi vardı. Belli ki uzun müddettir çalıştığı bir parçayı yeniden tecrübe etmekteydi. Önündeki seksen sekiz tuşu dikkatle inceliyor, babasından gelebilecek ikazlara dikkat kesilmiş olduğu halde neredeyse soluk bile almıyordu. “Daha özenli olmalısınız,” dediğini duyduk Hünkâr’ın o sakin, yatıştırıcı ses tonuyla. Ancak küçük çocuk yine de titriyordu. “Heyecanlanınca dikkatiniz bozuluyor evladım. Sakin olunuz, zira sükûnet zihninizi diri tutar. Her ne zaman duygusal bir feverana kapılsanız, fa anahtarıyla sol anahtarını, çeyrek susuşlarla sekizde birleri, yarım notalarla tamları birbirine karıştırıyorsunuz. Hâlbuki bu hususları iyi bildiğinize ben dahi şahidim. Öyle değil mi Paşa?” Ömer Fevzi Paşa, “Hakkı âliniz var Efendimiz,” dedi.”
Bu haber 8 Eylül 2011 tarihinde Emin Baş tarafından Star Gazetesi'nde yayınlanmıştır.