Yüksek yargı mı siyaseti kuşatıyor, yoksa siyaset mi yüksek yargıyı? CHP muhalefeti, siyasetin yargıyı kuşatıp denetim altına almak istediği iddiasındadır, AK Parti iktidarı ise tam tersini savunuyor: AK Parti'ye göre, yüksek yargı siyasetin, daha doğru bir deyişle Yasama'nın önünü kesmek, siyaseti vesayet altına almak istemektedir. Peki, kim haklı?
Bu soruyu, Türkiye'de yüksek yargının, özellikle de Anayasa Mahkemesi'nin tarihine bakarak cevaplandırmak gerekiyor. Geçmişte, Anayasa Mahkemesi ile Yasama Meclisleri arasındaki ilişkinin mahiyeti üzerinde durulmadan, meseleyi açık seçik bir biçimde görmek imkânsızdır. Öyleyse, bunu yapalım ve Anayasa Mahkemesi'nin tarihine bakalım.
Anayasa Mahkemesi'nin görev ve yetkileri, 12 Mayıs 1960 askeri darbesinden sonra yürürlüğe giren 1961 Anayasası'nın 147. maddesiyle belirlenmiştir. 147. madde, 'Anayasa Mahkemesi, kanunların ve Türkiye Büyük Millet Meclisi içtüzüklerinin Anayasa'ya uygunluğunu denetler' olarak ifade edilmişken, bu madde 12 Mart 1971 askeri darbesinden sonra değiştirilip yetki alanı, 'kanunların ve Türkiye Büyük Millet Meclisi içtüzüklerinin Anayasa'ya uygunluğunu denetle[mekle]' sınırlı tutulmayarak genişletilmiş ve Mahkeme bu defa 'Anayasa değişikliklerinin ve Anayasa'da gösterilen şekil şartlarına uygunluğunu [da] denetle[mekle]' görevli kılınmıştır.
12 Eylül 1980 askeri darbesinin de bu maddeye lakayt kalmadığı görülüyor. Nitekim 1982 Anayasası'nın 148. maddesi, önceki görev ve yetkilere ilaveten 'olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasa'ya aykırılığı iddiasıyla' Anayasa Mahkemesi'nde dava açılamayacağını da hükme bağlamıştır. Her darbeden sonraki ilavelerle sınırları yeniden belirlenen Anayasa Mahkemesi'nin yetkileri konusunda askeri rejimlerin gösterdikleri hassasiyetin dikkat çekici olduğunu bildirmekle yetinelim ve bu kurumun tarihine bakmaya devam edelim.
İlginç bir gelişme, 1962 yılında yaşanmıştır. O tarihlerde 'Cumhuriyet' gazetesinde Dış Haberler sorumlusu ve gece yazı işleri müdür yardımcısı olarak çalıştığım için çok iyi hatırlıyorum. O yıl,'Anayasa Nizamını, Milli Güvenlik ve Huzuru Bozan Fiiller Hakkında' 38 sayılı kanun çıkarılmış ve bu kanunun bazı hükümlerinin Anayasa'ya aykırı olduğu öne sürülerek üç ayrı iptal davası açılmıştı. Anayasa Mahkemesi, bu davaların üçünü de reddetmiştir ve her üç red kararında da şu ibare bulunmaktadır:
'Anayasa Mahkemesi'nin görevi, Anayasa Hukuku bakımından, yasama organını denetlemektir'.
Dikkat edilsin: 'Yasama organını denetlemek'! Söyler misiniz bu, kanundan vazife çıkartmak yerine, durumdan vazife çıkartmak değilse, nedir?
Şimdi sormak gerekiyor: Yargıyı siyasallaştıran kim? Siyaset mi, yoksa Yargı'nın bizzat kendisi mi? Yargının kendi kendisini siyasallaştırmasının başlangıç tarihi, 1962 yılına çıkmaktadır.
Prof. Dr. Hikmet Özdemir, Afa Yayınları arasında çıkan 'Rejim ve Asker' adlı kitabında, 1961 Anayasası'nın 147. maddesine göre, Anayasa Mahkemesi'nin 'yasama organını denetlemek' gibi bir görevi ve yetkisi bulunmamasına rağmen, 1962 tarihli üç Anayasa Mahkemesi kararında da bu ibarenin yer almasını 'tuhaf' bulmaktadır.
Sadece 'tuhaf' değil! Bu, düpedüz yetki aşımıdır ve yetki sınırlarının dışına çıkarak, kendini 'yasama organını denetleme' iktidarına sahipmiş gibi görmek ve göstermek, Anayasa Mahkemesi'nin son üç yıldır ve herhalde 1961 tarihli kararı bir nevi içtihad farzedip bu yetkiyi kendinde vehmederek hayata geçirdiği kararları, en hafif tabirle, şaibeli hale getirmemiş midir?Üstelik Anayasa Mahkemesi'nin Anayasa'ya aykırı kararlarını denetleyecek bir merci de yoktur! İyi mi?
Şimdi, yazıya başlarken sorduğumuz soruyu tekrar soralım: Siyaset ya da Yasama mı yargıyı köstekliyor, yoksa kendisini, Anayasa'da olmadığı halde 'yasama organını denetlemek'le görevli zanneden yüksek Yargı mı yasama organını (TBMM'yi) vesayet altına almaya kalkışıyor? Cevap apaçık ortada...
Prof. Dr. Kemal Karpat, Timaş Yayınları arasında çıkan 'Asker ve Siyaset' adlı kitabında, '[b]ağımsız yargının da yeni anayasal sistemin işleyişini kolaylaştıran bir araç olmaktan çok, işleri aksatan bir engel olduğu[nun] zamanla anlaşıldı[ğını]' belirtiyor ve 'Yasama organının her türlü denetiminden kurtulmuş olan Yargının (...) çıkmaza girdi[ğini]' ifade ettikten sonra tastamam şunları yazıyor:
'Bir avuç yargıç, her ne kadar, görünüşte kamuoyu baskısı ve siyasal görüşleri dikkate alma zorunluluğundan kurtulmuş olsalar da, dışardan gelen siyasal etkilere, hukukun kendisinden daha çok ağırlık vermekteydi. Bilhassa yeni Anayasa Mahkemesi genellikle çeşitli çıkar grupları tarafından kendi görüşlerini desteklemek için kullanılmaktaydı.' Başka söze hacet var mı?