08.07.2010
Birçok yönü olmasına rağmen romanınızın muhafazakâr bir kadın olan Nergis'in aşkı üzerinden konuşulacağını düşünüyor muydunuz?
Nergis'i romanımın ana karakteri yaparak bazı şeyleri normalleştirmeye çalıştım. Bu bakımdan olumlu olmasına rağmen, romanın estetik, edebi, düşünsel ve sosyal arka planının geriye atılması iyi değil.
Muhafazakâr dünyanın bir kadın üzerinden izah edilmesi de öne çıkan konulardan...
Aslında benim kadın önceliğim yok. İnsan öncelikli, dünya öncelikli, Türkiye öncelikli meselem var. Ayrıca romanda Nergis kadar baskın olan ikiz kardeşi Fatih de var.
İnşa etmeye çalıştığınız şey özellikle de aşkın İslamî prensiplerin dışında bir dünya olduğu mu?
Elbette ki hayır. Bizler 1400 yıldan bu yana Züleyha'nın Yusuf a olan aşkını tekrarlayarak ibadet ediyoruz. Bizim dünya algımız, estetiğimiz aşk üzerine kurulu: "Aşktan yaratıldık." Tekke edebiyatımız ilahi aşk üzerine, Divan edebiyatımız, halk edebiyatımız, türkülerimiz, şarkılarımız aşk üzerine. Aslına bakarsanız aşkın tuhaf bulunması tuhaf. Edebiyatın olmazsa olmazıdır aşk. Bir Müslüman mimarın mabet inşası ile bir Hıristiyan mimarın tapınak inşası farklı olduğu gibi benim yazımı da dünya görüşüm belirliyor elbet. Ancak edebiyatta sevap ve günah kavramları üzerinden değil, insani noktadan yola çıkılması gerektiğini düşünüyorum. Zira din denen kavram olmasa günah diye bir şey de olamazdı zaten. Yani günah da din dairesi içinde bir şeydir. İnsanı melekleştirme çabaları muhafazakâr edebiyatçıların kalemlerinde bir güdükleşmeyi getirdi. Cumhuriyet öncesine ilişkin hikâyeler yazarken kahramanlara bir misyon yüklenmesi gerekmezken, sonrasında bu bir mecburiyete dönüştü.
Neden cumhuriyetle birlikte muhafazakâr kesim, edebiyat kahramanlarına misyon yükleme zorunluluğu hissediyor?
Aslına bakarsanız bu Tanzimat'a kadar gider. Tanzimat'ta münevver muhafazakâr kesim, Batı'da olanın bizde olmasıyla "benzeşeceğiz" gibi bir duyguyla korunma hissine kapıldılar. Bu korunma duygusu da bir güdükleşme meydana getirdi. Estetiği, musikiyi terk ettiler. Gül, bülbül de eskimişti zaten. Bunun üstüne cihan harbinin getirdiği yıkım, yoksulluk da eklenince...
Cumhuriyet dönemine dönecek olursak...
Akif in yalnızca vatan şiirleri yazması Necip Fazıl'ın hidayetinden sonra aşk şiirleri yazmaması gibi örnek faktörleri de ekleyelim cumhuriyet sonrasına... Ve tabii aşkın yozlaştırılıp ayağa düşürülmesini...
"Lâl" romanı ideolojik çatışmanın sona ermesinden, İslamî kesimin artık kendini dünya vatandaşı görmesinden sonra mı geldi?
Öncesi var. Birçok edebiyatçı nitelikli ürünler verdi. Biliyorsunuz roman yabancı bir tür sayıldığı için daha çok hikâye formundaydı bunlar. Bir taraftan da hidayet romanlarryla, müzikte yeşil ezgilerle başlayan süreç vardı. Bu süreç dönüştü. Bu bir normalleşme süreci. Bu kadar meselesi olan bir meleketin dünya edebiyatında olduğu gibi roman kahramanlarının olmaması da garipti zaten.
"Benim meselem insani bir mesele" dediniz, bu insani mesele içinde sizin yazınızda kadın meselesinin yeri nedir?
Benim yazım, insanın yeryüzü serüvenini anlamak, kendimce anlamlandırmak üzerine kurulu bir yazı. Sorularına cevaplar arayan, cevaplarına sorular gönderen bir yazı. Bu anlamda kadını da erkeği de kuşatan bir şey. Özelde kadın meselesi dediğiniz şeye dönersek, insan olmanın, anne olmanın getirdiği sorumluluklar bir yana, yalnız bizde değil tüm dünyada taşların yerinden oynaması ile, evin dışına çıkma, kamuya katılma vs gibi gelişen durumlarla, gerçekten farklı bir dünya ile yüz yüze kaldı kadın. Kazanımları beraberinde bedel ve ekstra yük de getirdi. Hem doğurmak hem asgari ücretle ağır şartlarda çalışmak gibi. Uzun hikâye. Bizdeyse bütün bunların yanında modernleşme maceramız kıyafet üzerinden tartışıldığı için ayrıca bir şey yüklendi kadına.
Her iki kesim de tartışmalarını kadın üzerinden yapıyor...
Hâlen kadınlar üzerinden hâkimiyet mücadelesi veriliyor. Bir taraf da kadınların örtüleri üzerinden karşı duruş sergiliyor. Kadınların narin omuzlarının kaldıramayacağı kadar ağır bir yük bu. Onlara kutsallık, dokunulmazlık atfeden, kale olarak gören dindar erkekler şimdi örtülü kızlarla evlenmek istemiyorlarmış. inançlı ama görünüşü modern, "başörtüsü cebinde" kızları tercih ediyorlarmış.
Bugüne kadar kadın yazarlar ciddi şeyler anlatmak istediklerinde erkek karakterler üzerinden anlattılar. Hem bir kadın yazar olarak, hem kadın meselelerini içeriden gözlemleyen, tartışan biri olarak şimdiki zamana ait bir hikâye anlatırken doğrusu Nergis'i göz ardı etmek onurlu gelmedi bana. O nedenle de bu romanımın baş karakteri, olayların kavşak noktası Nergis oldu.
Nergis kocası kaybolduktan sonra kuzeni Fuad'la gizli bir imam nikâhı kıyıyor. Sonra Fuad, Srebrenitsa katliamı olduğunda Nergis'e sormadan ani bir şekilde onu terk ederek Bosna'ya koşuyor. Bazı kesimler muhafazakâr erkekleri bu yüzden kadınlara değer vermemekle suçluyor...
Fuad'ın o durumu kendini dava adamı olarak görenlerin ve kimi dindarların hayat acemiliklerine tekabül ediyor.
Âşık olduğu, istanbul'da kaldığı için kendini suçluyor Fuad. Ve Nergis'le bağlarını koparıyor. Tabii kendisi ile birlikte Nergis'i de cezalandırmış oluyor. Tam da burada şunu söyleyebiliyoruz. Hayatlarımızdan insani şeylerin dışlanmasını yaşadık. Sanki inançlı olunca insani şeyler yaşanamazmış gibi bir algı oluştu. Binlerce yıllık aşk üzerine kurulu kültürel akış durdu.
Peki bugün muhafazakâr kesimde kadınların durumunu kendi açınızdan nasıl gözlemliyorsunuz?
ilginç şeyler oluyor, örneğin yurtdışında eğitim alıyorlar. Kendi hayatlarına ilişkin isteklerine, düşüncelerine, kendilerini gerçekleştirme konusuna dair dikkatler görüyoruz. Tabii ki bir yandan da geleneksel olandan vazgeçmiyor; erkek tarafından sahiplenilme, korunma gibi avantajları da hiç göz ardı etmiyorlar.
Muhafazakâr bir kadın olarak Nergis'in Fuad'a evlenme teklif etmesi kadının konumunu gösteriyor galiba...
Evet. öyle de görülebilir bu. Ben bunun normal, kadın ve erkek arasında olabilecek bir cazibeden kaynaklanabileceğini düşünüyorum.
Estetiğe, normalleşmeye, insani olana geri dönüş Mehmet Altan'ın "Kent Dindarlığı" kitabını çağrıştırdı bana.
"Kent Dindarlığı"nı okuduğumda bana da çok ilginç geldi. Mehmet Altan kent dindarlığını yazıyor; "Hüsnü Aşk"ı, Şeyh Galib'i hatırlatıyor. Yeniden estetiği, aşkı, derunileşmeyi teklif ediyor, ben de kent dindarlarını romanlaştırıyorum, edebiyat üzerinden bu teklifi sunuyorum. (Romanda kent/taşra Müslümanlığının çatışması da var. Şehirli dindar babalar, kızlarının örtülerini açmazlar diye taşradan istanbul'a yeni gelmiş delikanlılarla evlendiriyorlar kızlarını ve böyle bir çatışma da doğuyor). Demek ki zaman ihtiyaçları belirlerken söylemi de belirliyor. Nergis'in aşkını yorumlarken tam da bu noktada "Hüsnü Aşk"ı bir Mevlevi şeyhinin yazdığını hatırlamak gerek.