17.08.2011
Kendisini ‘muhacir’ olarak tanımlayan edebiyatın yükselen yıldızı Sibel Eraslan, İslam büyüğü üç kadının romanına bir yenisini daha ekledi. Eraslan ‘Nil’in Melikesi Hz. Asiye’de aidiyet duygusunu da irdeliyor.
Çöl/Deniz ve Siret-i Meryem adlı romanlarıyla insanlık tarihinin emsalsiz kadınlarından Hz. Fatıma, Hz. Hatice ve Hz. Meryem’i uzansak dokunabileceğimiz mesafeye getiren Sibel Eraslan şimdi de Hz. Musa’yı büyüten Hz.Asiye’yi getiriyor gündemimize. Eraslan’la ‘Kötülüğe meydan okuyan, yürüyen bir nehir’ olarak tanımladığı, Nil Melikesi Hz.Asiye’nin ‘evsizliğini’ ve romanın çağrışımlarını konuştuk.
Daha önce Hz.Fatıma, Hz. Meryem ve Hz.Hatice’yi yazmıştınız. Bu dört isim üzerinde yoğunlaşmanızın sebebi neydi? Dörtleme tamamlandığında bundan muradınız hâsıl oldu mu?
Murat, edebiyatçının her defasında ürkütüp kaçırdığı küheylanın adıdır. Muradına eren kişi, zaten yazmaz. Bu dört kadın, dört büyük anne, dört göksel sütun gibi yerle göğü bitiştiriyor aslında. Sevgili Peygamberimizin cennet kadınlarının sultanı dediği dört isim, benim için bir tür mapa-mundi, ana harita anlamındalar. Bizim cennet ve dünya tasavvurumuzu kuruyorlar. İnsanlığın annesi olan bu muhterem hanımların hayat hikayeleri, her çağda karşılığı bulunabilecek hakikatleri taşıyor.
Dörtlemeyi tamamlarken Hz. Asiye’yi seçmenizin sebebi neydi? Roman karakterine dönüştürürken sizi en çok etkileyen hâli ne oldu Hz. Asiye’nin?
Aşkınlığı. Cesareti. Gayreti. Her türlü kabulü sorgulayan, her dakikasını hayret sınavından geçiren bir kadın. İnancının bedelini şahadetiyle ödemiş bir muvahhid.
Saltanat’ın zirvesindeki Asiye neden kendini evsiz hissediyor? Modern çağın her şeye sahip olup kendini ‘yalnız’ ve ‘evsiz’ hisseden bireylerinin evsizliğiyle aynı mıdır Asiye’nin evsizliği?
Evsizlik, asrımızın temel problematiği. Birer doku gibi camdan lamellerin üzerinde gözlemlenebilen nesnelere dönüştük. Sıradan insanın gözetlenmesine dayalı yaşam günlüklerine hapsolduk. Gerçeği imha eden, onun yerine ikame edilen daha panoptikan bir mahkûmiyetten söz ediyorum. Burası ev değil. Sokak da değil ama. Sentetik, elektronik, sanal ve sınırsız bir küredir artık dünya dediğimiz şey. Başta mağara, sonrasında ev, ait olduğumuzu hatırlamak adına ciddi bir sığınaktı. Artık ev yok. Devasa bir karnavalın içindeyiz. Müthiş bir atomizasyon yaşıyor insan teki. Bu kadar ağır bir yalnızlıkla nasıl baş edeceğimizi ben de bilmiyorum. Ama edebiyat, benim için hep sığınak olmuştur. Yersizlik yurtsuzluk hissini, bir türlü içinden atamayan bir muhacir olduğum için abartıyor olabilirim. Ama edebiyatçı, zaten abartılı hissettiği için edebiyatçıdır. Gariptir ve garipliğinin şikâyetlerini sürdürdüğü sürece tıpkı bir ney gibi inler, ayrılıktan şikâyet eder. Evet, ev ve eve dönüş benim saplantım zannederim. Hz.Asiye’nin Tahrim suresinde Rabbinden sığınacağı bir ev istemesi de ilk okuduğumda beni çarpmıştı. Bir Kraliçe niçin ev ister? Kitap bu problematiğin üstüne oturdu...
Hz. Asiye’nin aradığı ev
Hz.Asiye’nin hikâyesindeki yatışmaz evsizlik hissinin, “buralılık” üzerinden açtığı ciddi bir aidiyet sorunsalı var. Kimdir buralı? Toprak hakkı, ev kurma ve edinme hakkı kimindir? Buradan ırkçılık gibi toprağa kimlik damgası vuran tüm erkleri tartışmaya açabilirsiniz. Kimdir anne olan? Ciddi bir soru? Doğuran mı, bakıp büyüten mi? Toprağı, memleketi, evi, analığı ve kadınlığı ciddi sorularla kuşatan bir kimlik Hz. Asiye...
Rab, insanı yaratmaya karar verdiğinde melekler ağlaşarak mukabele ettiler; yeryüzünde kan döküp bozgunculuk yapacak insanları mı yaratacaksın diye sordular. Meleklerin elbette bildiği şeyler vardı. Ama Rabbimiz, onların bilmediğini de bilen olarak umudu hep saklı tutacak bir pay bıraktı bizlere. O umudun peşinden yürümek ne güzel ne iftihar edilecek bir iştir.
17 Ağustos 2011 tarihinde Gülcan Tezcan tarafından Star Gazetesi'nde yayınlanmıştır.