28.04.2010
2
beğenen
İstanbul’un da bütün şehirler gibi bir merkezi olduğu fikrini ne zaman yitirdik? Evet, Bizans ve Osmanlı İmparatorlukları zamanından beri tarihi mirasın yoğunlaştığı yarımadaya sığmayan, bir ucu Adapazarı’na diğeri Çorlu’ya doğru genişleyen bu metropolün bir merkezi olduğundan bahsetmemiz giderek güçleşiyor. Oysa tarihi yarımada ve bilhassa Fatih, İstanbul’un kalpgâhı idi. Daha önce ‘Bir Tanzimat Prensesi Refia Sultan’ isimli romana imza atan Ayşe Kara’nın kaleme aldığı, Timaş Yayınları’ndan çıkan ‘Lâl’, işte o kalpgâhtan sesleniyor okurlarına. 20 Ağustos 1999 Cuma günü, saat 19.40′ta başlayıp ertesi sabah saat 05.20′de son bulan romanda Sermüezzin ailesinin 1850′lerden 1999′lara kadar uzanan ve üç kuşağa yayınlan hikayesi anlatılırken o gözler önünde kalmaya devam ettiği hâlde unutulmuş kalpgâhta uzun ve derin bir yolculuğa çıkıyoruz. Sadece Sermüezzin Ailesi mi hikâye edilen. Hicaz Demiryolu’nun inşası da, minarelere değen “Tanrı uludur” nidası da, Sirebsenitsa Katliamı da bu romanda bir şekilde yer alır. Lâl u ebkem kaldığımız, unutmayı yeğlediğimiz bir çok olay, romanda ‘sessizlik’ hapishanelerinden azat edilmektedir sanki. Ancak bütün bu olaylar silsilesi Sermüezzin ailesinin şahsında Fatih Camii’nin gölgesi altında yaşanmaktadır. Aile Hicaz’a gittiğinde bile bu gölge, aradaki kilometrelere, coğrafi mesafelere rağmen kendini hissettirir. Fatih Camii, ‘Lâl’de sanki Sermüezzin Ailesi’nden çok daha fazla kendini hissettiren bir roman karakteridir. Pergelin bir ayağı Fatih’te sabitken diğer ayağı Sirebsenitsa’ya, Hicaz’a ulaşmaktadır. Sadece maddi coğrafya mıdır anlatılan? Elbette hayır!

DEPREM VE TEMELLERİN MUHASEBESİ
Her ne kadar üç kuşağın hikâyesi olsa da mekân olarak nasıl Fatih öne çıksa da, kuşak olarak da 1980’li yıllarda hayatı anlamlandırmaya başlayan nesil romanda merkezi bir konumda yer alıyor. Yazar Ayşe Kara’nın bizzat tanıdığı bir kuşağa böyle taşıyıcı bir rol vermesine esasen şaşırmamak lazım. 17 Ağustos 1999’da Gölcük Depremi ile sarsılan İstanbul’da hayatla ve ölümle yüzleşen roman kahramanlarımız, geçmişlerinin, bugünlerinin muhasebesini yaparak geleceğe dair ufuklarını da o dar zamanda gözden geçirirler. Hem de öyle bir dar zamanlardır ki bu, insanlar idealleriyle imtihana tabi tutulurlar adeta. Bu imtihanlar onların tökezlemesine de sebep olur. Bu tökezlemeler ise kimi nahoş durumlara yol açar ki esasen bu nahoş durumlar başlı başına birer imtihandır. ‘Lâl’in bu imtihanları anlatması ise anlattığı kahramanları ete, kemiğe büründüren ama teşhirciliğe talip olmayan bir yazarlık dengesi içinde gerçekleşir. Nitekim Ayşe Kara da Hece Dergisi’nde yapılan röportajda kendisine yöneltilen “Bunları yazarken çekince duyduğunuz oldu mu hiç?” sorusuna “Yazmak noktasında değil ama açık konuşmak gerekirse yayınlamak noktasında evet. Ama bunu, bir kısır döngüyü aşmak, muhafazakâr yazarların pasifize edilmiş; rahipleştirilmiş, rahibeleştirilmiş karakterlerini kırmak için bilhassa yaptım. -Zaten başka türlü yazmak bence metni eksik, nakıs kılardı.- Hatta erkek karakterleri biraz da bu çizgi üzerinden; eril duygularla sağlamlaştırdım. Ama elbette naif ve mesafeliler. Müstehcen ve teşhirci değiller.” cevabını verirken bu romanı yazma gayesini ve bıçak sırtı bir konuyu işleme gerekçesini de ortaya koymuş oluyor.

Romanın kahramanları esasen gerçekleşmemiş rüyalar denizine, sükut etmiş hayaller çölüne teslim olmuşlardır. Nergis’in, Fuad’ın, Fatih’in, varlığı yitikliği ile vurgulanan Muhsin’in hikâyeleri ‘Lâl’ romanında bir denize atılan taşlar misali büyüyen halkalarıyla katılırlar. Bu noktada merkezi figürün Nergis olduğunu ifade etmekte fayda var. Fatih ve ikizi Nergis’in düşkırıklarıyla kadere sığınarak teselli bulmalarını anlatan, kederden kadere iltica ettikleri bölümleri özellikle dikkat çekici. Bu noktada ‘Lâl’de yer alan İbn Arabi atfına göz atmakta fayda var: “Bütün bunlar gerçekten de Arabi’nin dediği gibi bir rüya mıydı yani? Gördükleri, yürüyen insanlar, gidip gelen arabalar, sesler, ya kendisi? Şimdi o bir hayal miydi? Perdeye vuran gölge, senaristin hayali!”

ATIFLAR DENİZİNDE ATILAN KULAÇLAR
Mevlana, Arabi, Rabbani, Attar, Şebüteri gibi mutassavıflar, Yahya Kemal Beytalı, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi edebiyatçılar romanda dokusunu belirleyecek kadar sık yer alıyorlar. Ayşe Kara’nın bu isimlerden aldığı ilham romanın genel üslubundan da anlaşılıyor. Sözgelimi Tanpınar’ın adı hiç anılmasa bile yine de hakkında eleştiri yazan biri ‘Huzur’un huzursuzluğundan ve arayışa, ‘Acıbadem’deki Köşk’teki yahut ‘Saatleri Ayarlama Enstitütüsü’ndeki ironiye atıfta bulunmak zorunda kalacaktı. ‘Lâl’deki atıfların yoğunluğu esasen dengeli ve bu atıflardan haberdar olmayan kişiyi korkutacak, kitabı bitirmeden yarıda bıraktıracak cinsten değil. Tam tersine okurda atıflara yönelmesini teşvik eden bir kıvam gözetilmiş. Bu da ayrıca takdire şayan bir durum…

Uzun sözün özü ‘Lâl’i okumak için çok sebep var. Tabii ki okumaya talip olana…
 
Kaynak, Suavi Kemal Yazgıç. Ayşe Kara - Lal.




Bu haberle ilgili kitaplar
Bu haberle ilgili yazarlar