15.03.2010
İkinci romanı Lâl'de İslami kültürde çok işlenmeyen bir konuyu, yitip giden kocasını beklerken başka bir erkeğe âşık olan bir kadını anlatan Ayşe Kara: "Dindar kadınlar da âşık olur, hiçbirimiz sanıldığı gibi rahibe değiliz. Erkeklerimiz de rahip değil" diyor.
Ayşe Kara, bir anne. Üç kızı, bir oğlu var. İlkokulu bitirdikten sonra 'kız olduğu için' okutulmayanlardan. Ama evde islami ilimlerle ilgili eğitimler almış, uzun bir dönem hadis ve tefsir eğitiminden geçmiş. Esprili üslubuyla, 15 yaşında evlendirildiği için kendisini "Profesyonel evliyim, biz okul yerine kocaya gittik. Bizim evlendiğimiz dönemlerde okula gitmeyen kızlar çok makbul kızlardı" diye tanıtıyor. Küçüklüğünden beri okumaya olan merakı daha sonra onu yazmaya götürmüş.
Çocuklarımı uyuttuktan sonra sabahlara kadar hep okumuş yıllarca... Hece, Türk Edebiyatı, Yörünge ile Tarih ve Düşünce dergilerinde denemeleri, öyküleri yayımlanmaya başlayınca, bunu 2003'de ilk kitabı izlemiş: Bir Tanzimat Prensesi Refia Sultan. Onunla bir araya gelme nedenimiz ise başörtülü bir kadının hem özelim, hem ruh dünyasını, hem de onun gözünden 'bir tür cumhuriyet' olan Fatih'le İstanbul'u anlattığı ikinci romanı Lal.
Romanın kahramanı Nergis aracılığıyla belki de ilk kez, dindar bir kadının aşka bakışına, aldatmaya, terk edilmeye bakışına ve onları yaşayış biçimine tanık oluyoruz.
Kaç yaşınızda 'Artık yazmalıyım' dediniz?
35 yaşımdaydım sanırım. Hayat gidiyordu, ben kendim için bir şey yapmamıştım. Bir an kendimi bir boşlukta buldum. O halimi Lal'in kahramanı Nergis'e ödünç verdim. Yazı bana bir çıkış kapısı olarak geldi.
ROMANIN DÖRT AYAĞI VAR
Neden Lal? Lal sizin için neyi ifade ediyor?
Lal uzun, sancılı bir sürecin sonucu. Galiba ben bu süreçte îbn-i Arabi'nin 'Tanrı Musa'ya ateş olarak göründü,' sözü misali varlığın özünü ateş olarak hissettim. Bu da romana yansıdı, ateş renkli cevher anlamındaki 'Lâl'i kullandım başlık olarak. Aynı zamanda 'dilsiz' anlamıyla da Nergis'in susuşunu ifade ediyor. Bir roman için bunu söylemek ne kadar doğrudur bilmiyorum ama Lâl'in mimarisi hakkında düşünürken camiyi örnek aldım. Kubbesi aşk; zemini aidiyet... Dört ana karakter, Nergis (güzellik ve aşk), Fatih (düşünce), Fuad (hareket), Nilüfer (otorite) kubbeyi tutan dört ayak...
Kitaptaki Sermüezzin efendi ailesi üzerinden günümüz Müslümanlarını nasıl anlatmak istediniz?
Geleneği temsil misyonu yüklenmişler. Romanın esas kişileri 80 kuşağından Nergis, Fatih ve Fuad. Bugünden ailenin tarihi üzerinden yakm tarihe gidiyoruz; devrimlerin Fatihli muhafazakârlar üzerinde yarattığı travmaya şahit oluyoruz. Ben 80 kuşağmdamm. 31 yıldır Fatihliyim, insanlann neler konuşup neler söylediğini biliyorum. Bu anlamda içeriden bir bakışım var olaylara.
Hakikaten dindar olup dini, Allah'ı kullanan kullanan çok cahil insanlar da var. Ama bir taraftan modern olmak da tamamen donanımlı olmak demek değil. Maalesef hiç telaffuz etmek istemediğim bir kutuplaşma var.
BU BİR HİDAYET ROMANI DEĞİL
Muhafazakâr kesimde ilk defa bir kadının karşı cinsle ilişkilerine dair bu kadar açık satırlarla karşılaşıyoruz.
Çok hidayet romanı okudum, hiçbirini de sevmedim. Sevmediğim bir şekilde niye yazayım? Tamam hidayete erdiler, sonra ne oldu? Bu insanlar yaşıyor, hayatla karşı karşıyalar, dertleri var, çeşitli olayların hayatlarının üzerinde etkileri var. Ben daha önce dindar kesimin yazdığı romanlardan farklı olarak gerçekleri yazmaya çalıştım. Bunu bir edebi değer üstünden yapmaya çabaladım.
Amacım Özeleştiri Yapmak
Neden bir muhafazakâr ailenin dünyasını anlatıyorsunuz?
Onların da herkes gibi hikâye olmaya hakları var. Okumak istediğim romanı yazmak durumunda kaldım diyelim! Özeleştiri yapmak istedim.
Muhafazakârları insani yönleri ile anlatmak, kendimizi ifade etmek istemiş de olabilirim: İşte üzerinde konuşup durduğunuz, kıyameti kopardığınız muhafazakâr insanlar... Onların da düşleri, düş kırıklıkları, kalpleri, aşkları, arzuları var. İşte size evlerinin, kalplerinin kapısını sonuna kadar açtım. Lütfen içeri buyurun!
Nergis nasıl bir kadın?
Nergis edebiyatı seven, estetik algısı gelişmiş biri. Anneannesi saraylı olduğu için de güzelliği tanıyor. Eskilerden, gelenekten gelen bir kadın, Tanzimat'la gelen güdükleşme, korunma duygusu onu etkilememiş. Nergis, kocası yitince sokakla hemhal olan bir kadın.
Rahibeleştirmeyi kırmak istedim
Tepki alacağınızı düşündünüz mü?
Evet. Yazmak noktasında değil ama yayımlamak noktasında evet. Bunu, bir kısır döngüyü aşmak, muhafazakâr yazarların pasifize edilmiş; rahipleştirilmiş, rahibeleştirilmiş karakterlerini kırmak için bilhassa yaptım. Zaten başka türlü yazmak bence metni eksik kılardı. Erkek karakterleri bu çizgi üzerinden; eril duygularla sağlamlaştırdım. Ama elbette mesafeliler. Teşhirci değiller. Nergis gibi bir kadın ancak evlenebilir, başka bir şey yapamaz ve ancak evlenerek bir erkekle birlikte olabilir.
Fatihliler kızlarını okula gönderiyor
Romanınız Fatih'te geçiyor. Herkesin Fatih'e karşı bir önyargısı var. Sizin Fatihiniz nasıl bir yer? Şehir içinde bir şehir mi Fatih?
Fatih, konumu itibariyle ta Bizans'tan beri kültür merkezi. Osmanlı'da yine öyle. Fatih Sultan Mehmet, imparatorluk camiini, külliyeleri, su kemerlerini burada yaptırıyor, ilim adamları burada oturuyor. Fatih'te herkes var, ben burada Mehdi bekleyen grupları da gördüm, medeniyete muazzam bir katkı isteğiyle dolu olanları da. Ama önlerinde hep İslam'ı temsil vardır ve kendileri arkada kalmışlardır.
Şimdiki Fatih nasıl bir yer?
Fatih'in hakikaten farklı yüzleri var. Buraya dönüşmek isteyenler, değişmek isteyenler bir uğrar. Sonra başka şekle dönüştürmek isterlerse buradan kaçarlar. Kimileri hakikaten buranın kültürünü hazmeder, kimileri de bir bezelye gibi yemyeşil olur. Yani böyle garip bir kaba softa tarafı da vardır. Kullanılmaya da müsait bir zemini vardır. Ali Kalkancı da gelip burayı mesken tutar. Fakat son zamanlarda Fatih bu kabuğu kırıyor, kendini ifadedeki o sakınmayı aşıp kendini dışa vuruyor. Eskiden Fatihtiler çocuklarını okutmazlardı, sonra herkes kızlarını bile okutmaya başladı.
Cumhuriyet, aşkı güdükleştirdi
Dindar kadınlar aşka nasıl bakıyor?
Nasıl ki Hıristiyanlıktan teslis'i (baba-oğul-kutsal ruh) çekerseniz Hıristiyanlık çökerse, şarktan da aşkı çekerseniz şark çöker. Aşk konusunda güdükleşme şehirlerde oldu, Anadolu'da asla böyle bir şey olmadı, bu tamamen Tanzimat ve Cumhuriyet'le gelen bir kesinti. Müslümanlar da âşık oluyor, bu kadınların da kalpleri var, hakikaten vazgeçebiliyorlar da, bir sürü acemilikler de yapıyorlar.
İlk defa bir dindar kadının aşkla ilgili cümlelerini okuyoruz...
Bizde aşk hep vardı ve hep var olacaktı. Zannediyorum Mehmet Akif in, Necip Fazıl'in hidayet döneminden sonra artık aşk şiirleri yazmamış olmaları böyle bir etki yarattı. Bunu Sezai Karakoç'un şiirleri kırdı bir anlamda. O da uzun süre kitaplaştıramadı. Ben bunun doğru olduğunu, yazmamanın eksik-sakat olduğunu düşünüyorum. Yazmıyorlar ama okuyorlar, özellikle beyler çekiniyor yazmaya, evlerinde televizyon var, her şeyi seyrediyorlar. Bu, kendi kendilerine uyguladıkları bir çifte standart.
Artık zaman bunu mu dayatıyor?
Tabii, bir 10 yıl önce modern kesim de böyle değildi. Bence gerçek dindarlıkla ilgili bir şey, ben size Mesnevi'yi örnek gösterirsem... Baştan sona insani ve cismani hallerle doludur.
Nergis'in ikiz kardeşi Fatih ise hem dindar hem de bilime meraklı bir adam. Maddenin nakli üzerine düşünüyor. Ve buna siz 'fetih sendromu' diyorsunuz.
Evet Fatih'in maddeyi düşünmesi biraz uçuk. Ama sağlam bir zemine basıyor Fatih. 'Bundan 100 yıl evvel sesin ve görüntünün nakli de mümkün değildi!' diyor, yani Fatih kendi içinde duyarlı, sonunda geldiği yer önemli. Sonuçta hayal ettiği şeyin ne kadar gerçeğe yakın bir şey olduğunu fark ediyor ve akılcı bir çizgiye geliyor.
Fuad ise Müslümanların din için savaşma, mücahit tarafına vurgu yapan bir karakter.
Evet Fuad da Müslümanlardaki o misyonu temsil ediyor. Ama romanımdaki bütün karakterler için şunu söyleyebilirim, bunların hepsi hayat acemisi insanlar. Başaramıyorlar da. Bu bir başarının ve şahlanışın romanı değil, bir acemice davranışın, hayatla karşılaştıklarında beceriksizliklerinin romanı.
Sizin yaşamınızda, düşünsel dünyanızda Bosna'nın ve Aliya İzzetbegoviç'in nasıl bir yeri var?
Aliya'nın, Doğu ve Batı Arasında îslam kitabının bende çok özel bir yeri var. Benim için de o bilge bir kral. Birçok insan gibi ben de Bosna ile ilgilendim. Bu çerçevede Halide'yi tanıdım. Fuad karakterini doğuran minik bir öykü de dinledim Halide'den. Evinde kalan ve savaş başladığında Bosna'ya koşan petrodolarları hareketlendiren genç bir adamın öyküsüydü bu. Bu hikâyeyi kurarken esas oğlana çok yakışacağını düşünerek roman kişisi yaptım onu.
Müslümanlar Artık Sosyalleşti
Fuad, Bosna'daki mücadeleye katılan bir Müslüman ve siz bunu imparatorluğun halen süren görünmez bağları olarak yorumluyorsunuz. Hâlâ o bağlar var mı gerçekten?
Bence o bağlar hâlâ etkili. Bu benim kişisel algılayışım elbette, siz öyle algılamayabilirsiniz. Başka yerlerde de bir sürü savaş oldu, Bosna gibi hareketlendirdi mi bizleri? Hakikaten burada bir uçak filosu vardı ve uçuşa kapalı sahada uçuyorlardı, kitapta anlattığım gibi.
Nergis'in bir CHP'li yetkiliyle diyalogu ilginç. CHP'linin söylediği 'Bizden bir merhabayı bile esirgiyorsunuz,' sözü bir özeleştiri mi?
Evet gerçekten de bir 'merhaba' demeyi bilmiyoruz. Sakınalım derken, bir duvar örme, bir set çekme, bir kabuk geliştirme meydana gelmiş bizde de. Aslında biz çok karmaşık ve çok iç içe bir toplumuz ve bunu bize başkaları dayatıyor. Ama belediye seçimleriyle Müslümanlar sosyalleştiler, artık sokağa yabancı hissetmiyorlar. Eskiden Fatihliler dışarıda yemek yemezdi, artık sokağı evleri gibi hissetmeye başladılar.