20.03.2010
Okurlar Ayşe Kara'yı, ilk kitabı Bir Tanzimat Prensesi Refia Sultan'dan hatırlayacaktır. Hece ve Türk Edebiyatı dergilerinde de öyküleri yayınlanan Ayşe Kara, Timaş'tan çıkan yeni romanı Lal'de hüzünlü bir aşk hikayesi ekseninde Fatih'teki köklü bir ailenin değişimini, dönüşümünü anlatıyor. Ayşe Kara'yla röportaj için Keyfi Balat'ta buluştuk. Kitap üzerine sorulan tüm soruların Nergis'in 'gizli aşk'ına odaklanmasına şaşırıyor Ayşe Kara. "insanlar bütün bir Doğu edebiyatı 'aşk'tan beslenmiyormuş da ben yeni bir şey söylüyormuşum gibi garip karşılıyorlar yazdıklarımı" diyor. Aslında garip gelen romanda dindar bir kadının gizli nikahla yaşadığı aşhn konu edilmesi. Ayşe Kara ise aşkı besleyen, aşkla ibadet eden bir iklimde aşkı yasaklayan anlayışı garipsiyor. Kara'yla Lal'i, Nergis'i, Fatih'i ve aşkı konuştuk.
Romanın iki ana karakteri Nergis ve Fatih. Nergis gizli askının, Fatih ise maddenin nakli ile ilgili bir buluş yapma hayalinin peşi sıra gidiyor? Fatih'in arayışı neye tekabül ediyor romanda?
Şimdiye kadar yaptığım röportajlarda Nergisle, Nergis'in aşkıyla ilgilendiler. Benim de endişem buydu; Nergis'in baskın çıkıp Fatih'i kapatması. Fatih, maddenin nakli düzleminde varoluş sorgulaması yaşıyor. Bizim Batı karşısında gerileyişimiz ve halen bunun rahatsızlığını yaşıyor oluşumuz çok etkiliyor Fatih'i. Geçmişteki başarılarımızı düşünür, 'Biz niye geri kaldık, niye bir şey yapamıyoruz? Şimdi ne yapabiliriz?'şeklinde sorular sorarız. Ve hep söylenir; "Sen Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın. Kızım sen de Fatihler doğuracak yaştasın," dije. Bir rahatsızlığa, bir suçluluk duygusuna kapılırsınız. Bizim düşünce dünyamızda bir tür baskı ve sendrom haline gelen bir durum bu. Çok küçük, nüve halinde basan gösterenler var; ama bir coğrafya halinde, topyekun bir dağılmışlığımız, başarısızlığımız, geride kalmışlığımız söz konusu. Sanayi devriminden bu yana böyle bir his yaşıyoruz. Bunlar olacaktır ama bunun bireysel başarısızlık haline getirilmesi yanlış.
Fatih ve Nergis'in büyüdüğü ev aynı zamanda düşünce ve ilim ağırlıklı toplantıların yapıldığı, buluşmaların olduğu bir yer. Fatih'te var olan bir gelenek mi bu?
Mesela Nurettin Topçu'nun ve başka kıymetli insanların Fatih'te toplandıkları evler vardı. Benim bildiğim Zeyrek'te varmış. Bir kısmına tabi ki yetişmedim. Bizim münevverlerimizin sonra mj'lülerin, daha başka grupların bir araya geldikleri toplantılara, sohbetlere tekabül ediyor. O sohbetler de konuşulan konu hep bu geri kalmışlık. Bu düşüncenin bir sendrom haline gelmesi rahatsızlık verici. Bu bağlamda Fatih'in bir iç rahatsızlık yaşadığını söyleyebiliriz. Bu yüzden de maddenin nakli gibi bir mesele üzerine düşünmesi hiç uçuk değil. Referansı kutsal metinler ve kapanıyor Adem'le gelen bilginin kendisine açılmasını bekliyor. Gayba inanmak akıl ötesi bir şeydir zaten. Akılla ölçülebilecek bir şey değil. İlham bekliyor.
İlham beklerken de ablasının yaşadığı tüm o trajedinin farkında bile olmuyor. Ailedeki acılara teğet geçiyor...
Kendi hayatını da teğet geçiyor. Bir roman karakteri olarak bence Fatih'teki en büyük eksiklik, hayatında aşkın ve kadının olmayışı. Bir yazar olarak hep 'Eksik bir karakter mi, tam donatamadım mı?' düşüncesi. Fakat baktım ki Fatih'in hayatında bu olamıyor.
Sanki muhafazakarların aşka mesafeli olusu gibi Fatih'in ve Sermüezzin ailesinin aşka uzaklığı öyle değil mi?
'Dindarlar bunu nasıl yazıyor?' diye soruyorlar bana. 'Beşeri aşk yok ilahi aşk var, siz öyle bakıyorsunuz aşka' diyorlar. Böyle bir düşünce gelişmiş. Halbuki o kadar farklı ki işin aslı. Aşka çok saygılıyız, okuruz, hayatımızın vazgeçilmezidir. Hz. Yusuf kıssasını düşünün. Biz 1400 yıldır bir kadının aşkını anlatarak ibadet ediyoruz. Kur'an okurken, namaz kılarken tamamen bir tutkuyu, entrikayı anlatan bir kıssayı ibadetlerimizde tekrarlıyoruz. Leyla ile Mecnun, türkülerimiz, Anadolu halk hikayeleri var aşka dair ve biz uzak duruyoruz. Sanki ben yeni bir şey söyledim.
Şark İslam edebiyatının nüvesi aşktır. Batı'da somut sanatlard r; resimdir, heykeldir. Bizde aşkın tezahürleri vardır. Tabi ki bütün bunların konuşulacak olması beni rahatsız etti. Ama benim ne söylemek istediğim ve nasıl söylemek istediğim daha önemli, başkalarının ne söyleyeceği değil.
Bu anlamda bir otokontrolle yazmak rahatsız edici olmuyor mu?
Tabi tabi. Yazarken yalnızsınız ve aklınıza kötü bir şey gelmiyor. Ben Tanpmar damarından geldiğimi düşünüyorum. Dolayısıyla başkalarının ne söylediği değil, benim ne söylemek istediğim önemli. O kadar çok duvaı, zırh, çerçeve, dayatma var ki hayatımızda. Özgürlüğümü kullanabileceğim alan yazı. Zaten bunun iç: n yazıyorum. Yazı özgürleşmektir bir anlamda. O anlamda hiç sınırlanamadım kalemimi. O açıdan aforin bana.
İstanbul'u anlatırken de Dogu-Batı meselesini anlatırken de Tanpınar çok önemli yer tutuyor romanda. Tanpınar'a selam duruşu mu var?
Tanpmar hakkında çok fazla şey yazıldı, konuşuldu, anlatıldı. Halen de katlanarak devam edecek. Ben de bir Tanpınar hayranıyım. Tanpınar'dan çok şey öğrendim. 1 anpınar gördüğümüzden, zannettiğimizden çok daha derin ve İslam kültüründen etkilenen bir adam. Ta ıpmar, Türklerin medenileşmesini, medenilik tarihini Malazgirt'le, İslam'la tanışmalanyla başlatır. I atı'da sanatın şahikası isyandır, yıkıcılıktır.
Bir sanat ;ı ne kadar yıkıcıysa, ne kadar toplumsal, kültürel değerleri tanımıyorsa o kadar büyük yazardır, o kadar muteberdir. Tanpınar Batı'yi kendine referans alsa da tam bir Doğuludur. Kendi sözünü söylüyor. Bu topraklardan ve tasavvuftan besleniyor.
Bu açıdan muhafazakar yazarlar için üstad kabul edilebilecek, peşinden gidilebilecek bir isimdir. Bir işaret taşıdır. Bütün klasik şiirimizi, edebiyatımızı Tanpınar, tasa/vuftaki tahayyül sistemine bağlar. O da nedir? G izünüzü kaparsınız, rabıta edersiniz, şeyhinizi düşt nursunuz. Uyanık görülen bir rüya... Tanpınar'm iaşansı tamamen bunda yatıyor.
"İnsanı en büyük yanılgıya düşüren de kalbi oluyor galiba" diyorsunuz romanın bir yerinde. Aşk bir yanılgı mı bu anlamda?
Hani aşkın gözü kördür derler ya çeşitli hatalar yaptırıyorsa o zaman araz haline gelir. Evliliğini bırakır, çocuklarını bırakır, haksızlıklar yapar. Aşık olan kişi aşkın hakkını temsil eder. Nergis'in anne oluşundan kaynaklanan bir çekincesi var. Nergis'in annesi Nilüfer zaten disiplini temsil eden bir kadın. Çok fedakarlık yapmışlar düşünceleri, inançları için ve kızlarını hatasız yetiştirmeye çalıştırmış.
Saraylı oluşlarından mı geliyor bu disiplin ve kuralcı olma durumu?
Tabi, tabi. Çıkarılan kısımlarda vardır mesela; anne ve anneanne Nergis'in oturup kalkmasına dikkat ediyorlar, devamlı kontrol ediyorlar onu. Böyle giyineceksin, böyle oturacaksın Saraylı olmanın getirdiği bir durum var.
Nergis'in anneannesi kadının sokakta olmasını hoş karşılamıyor mesela...
Abdülmecid dönemine kadar sarayda hanımların feraceleri yokmuş. Sokağa çıkmıyorlar çünkü. Böyle bir gelenekten gelen bir kadın anneanne.
Bir kadını eleştirmek istediği zaman, 'Mantosu kapısının arkasında durur' diyor.
Dindar kadının konumuyla ilgili bugün de çok tartışmalar var. Çok fazla sokakta, hayatın içinde olusu eleştiriliyor.
Ben bunun üzerinde çok düşündüm. Şehirleşmenin getirdiği bir şey. Kırsal bir yerleşim, kasaba, köy düşünün; iş gücü olarak görülen bir kadının evde oturtulması, dışarı çıkmaması gibi bir şey mümkün mü? Böyle bir şey olabilir mi? Yok! Kadın tarlasında çalışıyor, dağa oduna gidiyor, bireysel olarak kendi hayatını idame ettiriyor. Şehrin bize getirdiği farklı bir şey var. Hayat standardı yükseldikçe kadın evinde kalmaya başladı. Sonrasında değişen ihtiyaçlarla kadınlar hayatını idame ettirmek için tekrar dışarı çıkmak zorunda kaldı. Fatih'e özel olarak düşünürsek, Müslümanlar siyasetle barışmaları, belediye seçimleriyle iktidara dahil oluşlarıyla sokağa çok yabancı hissetmemeye başladılar kendilerini. Romanın belgesel yanı olmasına da çok dikkat ettim. Biz nasıl ki Mehmet Akif in Safahat'ından dünkü yaşantıyı izleyebiliyorsak, yüz yıl sonra birileri nasip olur da okursa, bizim nasıl yaşadığımızı öğrenebilsinler.
Romanda tek şehir İstanbul değil. Mekke ve Saraybosna da var. Bu üçgen nasıl oluştu?
Saraybosna o kadar önemli ki. Yalnız bizim değil, dünyanın kırılma noktası. I.Dünya Savaşı bir Sırp prensin öldürülmesiyle başlıyor. Saraybosna için Balkanların İstanbul'u denilirmiş. Bizim coğrafyamızı tarif ederken Ortadoğu'dan Balkanlara diye beylik bir söz vardır. Balkanlar senelerce bizim coğrafyamız olmuş, bize ait olmuş; biz ona ait olmuşuz. Bana göre, halen İmparatorluk dağılsa da bağlarımız mevcut Burası hakikaten bir anavatan. Mekke zaten pusulamızın döndüğü yer. Aidiyet duygusunu aşılamaya çalışıyoruz, coğrafya derken. Bence hâlâ kalben birbirimize ait hissediyoruz kendimizi. Bu açıdan Bosna bu hikâyeyi çok farklı bir düzlemde topladı.