29.12.2011
1
beğenen
Suzan Nur Başarslan'dan Maya üzerine bir inceleme yazısı...

”Kaktüs mezarlığındaki cam kırıkları üzerinde yürüyen Maya için”


Maya Leyla İpekçi’nin ilk romanı. 1998 yılında Milliyet Sanat dergisinin düzenlediği “İlk Kitap, İlk Baskı” adlı roman yarışmasında birincilik ödülü alan Maya, gözden geçirilmiş yeni baskısıyla[1] bundan on üç yıl sonra İpekçi’nin hazırladığı önsözle yeniden okurlarıyla buluşmuş bir eser. İpekçi önsözde Maya’nın oluşumu sırasında etkilendiği ve Maya ile ünsiyet kurduğu eser ve filmleri anarak birçok esere ve filme göndermede bulunmuş: Agota Kristof’un Büyük Defter’inden, Romain Gary’nin Onca Yoksulluk Varken’ine, Joanne Greenberg’in Sana Gül Bahçesi Vadetmedim’inden Ingeborg Bachmann’ın Malina’sına, J.D.Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocuklar’ından Nietzsche’nin Ecce Homo ve Böyle Buyurdu Zerdüşt’üne… filmlerden ise Carlos Saura’nın Besle Kargayı adlı filminden, Mike Van Diem’in Karakter’ine ve David Helfgott’un Shine’ına.

Yazarın hayatından izler taşıyan Maya, onun yazarlığının başlangıcı, üslubunun ilk verimi, ona dair ipuçları barındıran bir eser. Önsözde kendisinin de “katmanlı yapı, iç ses akışı, hakikati metaforik olarak ele alma biçimi, bundan sonraki romanlarıma giden en kestirme yolu imliyordu şüphesiz.” şeklinde belirttiği gibi, gerçekten de İpekçi’nin eserlerinde karşımıza çıkan çok katmanlı yapı, roman kahramanının hakikatle kurduğu ilişki ve iç yolculuğu bu eserinde de kendisini gösteriyor. Hakikatle kurulan ilişki yazarda sonraları ben’den varoluş’a, varoluş’ta asıl neden’e dayanan bir serüveni içerse de Maya da bu ben’in kendini fark edişi, ona anlam yüklemesi, ben-dünya karşıtlığında arayış’a girmesi ve bu dünya’da ben’in yenilgisi, yaralanışı, var’amayışı ile özel bir yerde duruyor. Asıl neden’e ulaşmak için ben’in varması gereken yer’i imlemesi bu özel’liğin ilk unsurunu oluşturuyor. İkinci olarak İpekçi’nin kurduğu dil’le, çocuk dilinden ergen diline/günlük dil, ondan yetişkin diline, bunu yaparken günlük dili aşarak üst dile ulaşması ve sade, apaçık başlayan metnin metaforlar denizine dalması ve gerçekliğin, bilinçaltı gerçekliği ile karışarak kırılması ya da çeşitlenmesi(dış gerçeklik-iç gerçeklik-iki gerçekliğin iç içe girmesi), gerçeklik algısının çoğullanması metnin ikinci özel’liğini oluşturuyor. Gerçekliğin çoğullanmasını yazar, dili ve üslubuyla başarıyor. Üçüncü özel’liği ise, dil ve üslupla varılan bu işlevin, metnin temasını ya da kurgusunu taşıyan ve onu zenginleştiren, derinleştiren bir görev yüklenmesi. Maya sevgisiz, yalnız, şiddetle büyümeye çalışan, ol’amamış bireyin öyküsü, onu çocukluğundan geleceğine taşıyarak bu ol’amamanın sebepleri ile birlikte verilmesiyle. Burada dikkat çeken diğer unsursa, çocukluğun ve ilk gençlik döneminin sebeplerinin Maya’nın dilinden verilirken bunun acılar üzerinden sömürü amaçlı olarak kullanılması değil, acılar üzerinden bireyin yalnızlığında kendi gücüyle ayakta kalabilmesi ve kendi evrenini kurma arayışından vazgeçmemesini anlatmak için kullanılmış olması.

Eser sadece iç dünyaya dokunmamış. Dış gerçeklik, geri planda/fonda karşımıza çıkan olayların Maya’nın gerçekliği ile verilmesiyle dönemin metne sızmasına yardımcı olmuş, 70′lerde çocukluğunu yaşayan, 80′lerde gençliğini geçiren kahramanın bu olaylara bakışı, ondan ‘kendince’ etkilenişi ile bütünlük içinde bir iç ve dış dünya verilmiş. Bu da kahramanın havada kalmasına engel olmuş ve soyut bir dünyada yaşayan bir karakter yerine, somut dünyada yer alan, dıştan ve evden/aileden/çevreden etkilenen, iç dünyasıyla dış’a karşı mücadele veren, bu mücadele esnasında kendi dünyasını, karakterini kurmaya çalışan bir kahramanın doğmasını sağlamış. Dış gerçeklikte karşımıza çıkan müzikler, bunların pikapla çalınışı, okunan kitaplar, televizyon, okul hayatı, siyasi olaylar, dışarı çıkma yasakları… tüm bunlardan etkilenen ve onları etkileyen bir kahraman Maya.

Maya, Mehmet amcanın deyişiyle bal damlası’nın dünyasını oluşturan ve içe sızan dış etmenlerden bazı müzik eserleri ve kitaplar şunlar: Fatoş ile Basri, Güngörmüşler, Asteriks, Gizli Yediler, Afacan Beşler, Teğmen Langelot’un Serüvenleri, Kızıl Maske, cep fotoromanları, Hümeyra’nın 45′liği, Sessiz Gemi, Timur Selçuk’un bir şarkısı, Nilüfer ve Esin Afşar’ın parçaları. Eser iki ana bölümde karşımıza çıkmış: Anneden Utanmak (13 bölüm ), Babadan Korkmak ( 14 bölüm olarak ). Kısa ama yoğun bir eser. Maya’nın ikinci sınıfından başlayan zaman dilimi (8 yaş), onun 27 yaşına kadar devam ederek, toplam 19 yılı içeren bir iç konuşma/monolog olarak karşımıza çıkıyor. Ve bu 19 yıl, üç ayrı dilin esere yansımasına neden olmuş: Çocuk dili, günlük dil ve üst dil. Mekân olarak çocukluğun geçtiği ev, okullar, Mehmet amcanın dükkânı, Arnavutköy’deki ev… dış ve iç mekânlarla İstanbul seçilmiş. Mehmet amcanın dükkânı, güven-sığınılacak yer-kaçış; çocukluğun geçtiği ev ise, kaktüs mezarlığı yani güvensizlik-dönüş şeklinde zıt konumlanmış ve bu iki mekân, çocukluğun merkezine yerleşerek Maya’nın bilinçaltında derin iz bırakmış yerler olarak karşımıza çıkmıştır: Kaçış ve dönüş, güven ve güvensizlik, ilgi ve ilgisizlik, huzur ve sıkıntı...
Kaktüs mezarlığı, Maya’nın geleceğini etkileyen, korkularının merkezi olan, aşamadığı bir duvar, halıya sarılı bir ölü… şeklinde tüm sorgulamaların kaynağını oluşturur. “kaktüs mezarlığındaki cam kırıkları” Maya’da, aidiyetsizlik, yalnızlık, terk edilme, huzursuzluk, öteki olmak, normal olamamak… kısaca tüm bunların toplamının metaforudur ve ‘Çocukluk’u imler. Metaforlarla alınan yolculuk özellikle eserin ikinci yarısında bilinçaltı korkuların şimdi’yi etkilemesi esnasında kendisini yüzeye vurur. Bazen rüya, bazen kabus, bazen sanrı… şeklinde. İç ve dış gerçekliğin iç içe geçtiği bu bölümde olaylar gerçekliğini yitirir ve olayların Maya’daki anlamı metnin merkezine oturur. Yaşanmış olmaları değil, Maya’nın etkilenimi ve onları algılaması temayı çoğullar. Babanın ölümü de bu anlamda soru işareti olarak kalır okurda. Ama şu bilinir, baba ölmek zorundadır, kaktüs mezarlığından çıkabilmek için Maya’nın yapması gereken babayı gerçek/metaforik olarak öldürmektir.

Maya bir türlü kaktüs mezarlığındaki cam kırıklarından yürüyüp de özgürlüğüne kavuşamaz. O geçmişi öldürmedikçe, onun akıl duvarındaki görüntülerini asılı olduğu duvardan indirmedikçe, aklını geçmiş için feda etmedikçe özgürlüğüne kavuşamayacaktır. Feda eder o da, aklı, geçmişi. Onları sonraya erteler, ama bu sefer onlarla baş aşağı kaymak için değil, hızla onların yanından geçmek için.

Kim mi Maya? Anne ve babasından şiddet gören, onlar tarafından önemsenmeyen, önemsenmek, ilgi çekmek için kendisine zarar veren, mutsuz, sürekli evden kaçarak Mehmet amcanın dükkânına sığınan, arkadaşları tarafından alay edilen, kelimeleri, kavramları, davranışları iyi-kötü olarak kendi dünyasında kendince tek başına anlamlandırmaya çalışan, kimseye kendisini, yaşadıklarını anlatamayan, kimi yalan söyleyen, kimi de hırsızlık yapan bir çocuk. Sevgi ve güven isteyen bir çocuk, her çocuk kadar; ama sevgi ve güveni diğer çocuklar gibi bulamayan, annesinin ölümüyle çocukluğu biten bir çocuk. Bu yüzden diğerlerini öteleyen, onların arkadaşlığını isterken onlardan uzak duran, onları küçümseyerek kendi savunma mekanizmasını kuran, güven ve sevgi açlığını yemek yiyerek, devamlı yiyerek kapatmaya çalışan bir çocuk.

Diğeri, öteki, normal olmayan ama olmak isteyen… İlklerini hep tek başına yaşayan, sosyalleşmeye çalışan, değer görmek isteyen, öteki olmaktan kurtulmaya çalışan bir genç. Kendi çabalarıyla derslerinde başarılı olan, sınavlara giden, başkalarının yardımla gerçekleştirdiğini, kendi olanaklarıyla sessizce yerine getiren, arkadaş, sevgili, dost, baba, anne… gibi tüm aidiyet içeren kavramları tek tek yitiren ve her gün aynı eve, aynı yalnız, şiddet dolu, güvensiz eve, babaya dönmek zorunda kalan genç kız . “…benim için tam olabilecekken eksik kalmış bir aşkı simgeliyor. Devamına izin verseydim, hiçbir şey farklı olmayacaktı.” diyerek gençlik aşkını, mahkum olduğunu düşündüğü yalnızlığa dönüşle bitiren; kimi inatçı, kimi pervasız, kimi yanlışı bile isteye yapan, öç almak isteyen ama sonunda hep kendisi zarar gören biri.

Büyüdüğünde kendi evini ve dünyasını kuran, belki de ilk defa onu farklı bir sevgiyle saran insanı geçmişinin cam kırıkları yüzünden kaybeden, ilk olamayan, öncelik isteyemeyen, “insan ancak yanında sırtını dayayabilecek biri bulduğunda dayanmaya ne çok ihtiyacı olduğunu düşünüyor” diyip sorgusuz birine dayanmak isteyen, dayanamayan “Bense sevdiklerim ıssız adalarda başkalarıyla mutlu olsun diye, hep kendi verimli topraklarımdan vazgeçtim. Öncelik istemekle, istisna olmakta geç kaldım.”[2] diyen bir genç kadın o. Sellere gömülmüş tarlayı beklemekten usanmayan sersem bir korkuluk gibi[3] bırakıldığını hisseden, oysa sevmek için sevgilerini hep geçmişte bırakmaya yazgılı bir kadın. ” …babaların bırakıp gitmeye hakkı yoktur.”[4] dese de bırakılan, defaatle bırakılan ve “…hiçbir çocuğun bırakılmasına, terk edilmesine izin veremem bundan sonra. Bir çocuğu bırakmak bir hayatı bitirmek gibi.”[5] diyerek çocukluğunu geride bırakamayan, Tan’ın çocuklarının yaşadıkları hislerin bilinciyle sevgisini gölgede yaşayan ve bu yüzden “Yine de kalbimin bir tarafı o kadar yalnız ki!”[6] diyerek hiçbir sevgide bütünlenemeyen, “Birlikte daha uzaklara gidebileceğim kimse yok.”[7] duygusuyla sevgi yolunu yalnızlığın gölgesinde yaşayan bir kadın. Çünkü sevdiklerini yokluğunda sevmeyi başarabilen biri Maya, annesini rüyasında görüp de mezarını ziyaret ettiğinde, ölüm ve sorgulamanın yaşandığı ân’ın ardından anladığı bu duygu, onun tüm sevgilerinin kılavuzu olur sonrasında. Tüm sevgileri yokluğa karışır, anılarında sevgi olarak imlenir, yaşamında sevgi varlığını kısa aralıklarla gösteren bir güneş gibi kalır, hemen batmaya yazgılı bir güneş gibi. Bu yüzden “…yokluğunda sevmeyi sürdüreceğim… Hem zaten insan sevdiklerini unutmuyor, sadece yokluklarında yaşamaya alışıyor.”[8]der, oysa sevdiği için üzülmeye razıdır, yoksa onu sevmiş olmanın ne anlamı kalır[9], diyerek.

Annesini yitirir, Mehmet amcayı yitirir, Sarp gider, Baran biter, Tan gitmeye yazgılıdır, baba ölmek/gitmek zorundadır. Hayatını şekillendiren tüm insanlar, ellerinden kayar. “Neden hiçbir sevdiğime sahip çıkamıyorum? Nedir bendeki bu uğursuzluk? Bağlanmak istediğim herkes yok olup gidiyor.”[10] çığlığını atar Maya. “…ama eminim ki beni bıraktığı yerde olmayacağım… Kimseye ait değilim ben ve kimse için kendimden vazgeçmeyeceğim.”[11] diyen genç kız, kendisinden vazgeçer kadınlığında ama geçmişi onu bırakmaz. Yine de açık bir kapı vardır eserin sonunda Maya için. Tüm bu yokluk, güvensizlik, sevgisizlik… kısaca aşamadığı çocukluk, bu cam kırıkları, ay ışığında bir görünüp bir kaybolan bu koridorlar, yeniden cilalanacaktır; ama baş aşağı kaymak için değil, hızla yanından geçip gitmek için...

Maya, Leyla İpekçi’nin ilk romanı, üslubuyla sonraki eserlerinden daha farklı bir yerde. Belki de kurduğu dil-karakter ilişkisiyle yazarın en sade ama yoğun, çocuk dilinden üst dile geçişiyle ve gerçekliğin çeşitlenmesiyle çok katmanlı, ben-varlık sorgulamasıyla sonraki eserlerinin özünü içinde taşıyan, otobiyografik özellikleri barındırmasıyla yazarın dünyasına ait ipuçlar içeren, metaforik anlatımıyla (özellikle ikinci bölümde) olayı değil, hâl’i kurgulayan, ben’de öteki’ni bulan, ben’den çıkılan yolculukta iç-ben’i dış’la bütünleyen, temasını olaylarla değil, dil ve üslupla zenginleştiren, trajik olanı trajik olmadan anlatan, hâl’den çözüm üreten(hâlin kendisinin çözüm oluşu) ve var’amayışın var olmaya giden yolun kapısını açmasıyla… okunması gereken bir roman.

Leylin karanlığının aydınlığa ulaşan kapısında şafaktan önceki karanlık Maya. İpekçi yolculuğunun ilk durağı. Hem İpekçi’nin, hem de okurunun...

Notlar:

[1] Leyla İpekçi, Maya, Timaş Yayınları, İstanbul, 2011.
[2] s: 141
[3] s: 116
[4] s: 95
[5] s: 88
[6] s: 92
[7] s: 83
[8] s: 78
[9] s: 133
[10] s: 94
[11] s: 78





Bu haberle ilgili kitaplar
Bu haberle ilgili yazarlar