28.03.2011
Gençlik yıllarımda kına gecesi, nişan alışverişi, çeyiz görme gibi muhtelif âdetlerimizi oldukça gereksiz bulur; işi zora koşan, gösteriş amaçlı veya dine mugayir lüzumsuz şeyler olarak görürdüm. Gerçi o yıllarda annemin çeyizim için yaptığını söylediği herhangi bir şeyi de, dudağımda ' hafif bir tebessümle karşılar; sözlerimi "ben evlenmeyeceğim ki" hatırlatması yaparak, "neyse sen kullanırsın" ilavesiyle bitirirdim. Birçok arkadaşımdan lise yıllarında ya da henüz üniversiteye yeni başladıkları dönemlerde benzer sözler ettiklerini öğrendim sonraları. Her nasılsa evliliği kendimize kondurmadığımız gibi, öncesine ilişkin tüm detayları da külliyen manasız bulurmuşuz. Çocukluk işte! Üniversite eğitimimi tamamlar tamamlamaz, kendimi"söz yüzüğü"seçerken, kısa bir süre sonra da damat adayının -yani eşimin- ailesiyle "nişan alışverişi"yaparken buldum. Nişan merasiminin ardından salondaki masamızın üzerine dizilmiş, adeta yaşanacak güzel günlerin habercisiymişçesine duran, ipek bohçalar içindeki birkaç parça kıyafete, ayakkabı vs. ye bakınca, hediyeleşmenin insanların kalplerini birbirine nasıl ısındırdığını düşündüğümü hatırlıyorum. Sonraki yıllarda, her iki tarafın iyi niyetle ve nezaket ölçülerine riayet ederek gerçekleştireceği bu türden hazırlıkların, gelin ve damadın yeni ailelerine ve yeni yaşamlarına intibak etmelerini kolaylaştıran, tanışıp kaynaşmaya vesile olan "yarım elma gönül alma" kabilinden hoş şeyler olduklarına olan inancım iyice arttı. Hizmet ettiği bu güzel amacın aksine, böylesi törensel etkinliklerin başlı başına bir problem, tatsız anıların kaynağı haline dönüşmesinin nedenleri ise apayrı bir yazı konusu.
Geçen yaz sonunda okuduğum ve tam da yitirdiğimiz kültürel değerlerin üzerine kafa yorduğum bir dönemde karşıma çıkan Aslı Sancağın "Harem" adlı kitabı, beni çocukluk yıllanma götürmekle kalmadı; Osmanlı'dan günümüze kadar gelmiş pek çok âdetin, örfümüzü nasıl şekillendirdiğini görmemi sağladı. Bir çırpıda bitirdiğim kitabı on yedisindeki kızıma da önermiş, ardından onun -çok okuyan biri olarak- önemsediğim beğenisiyle karşılaşmıştım. O günden bu güne hem İngilizce versiyonunu, hem deTürkçesini alarak pek çok kişiye hediye ettim Haremi. Gariptir ki, yazdığım köşelerin birinde olsun kitaba değinmeyi akıl etmedim. Kısmet bugüneymiş. Kitap yıllarca "fantastik, egzotik, baştan çıkana.. ."gibi ifadelerle sunulan harem hayatını, "Osmanlı'da Kadın" üzerine araştırmalarıyla ABD'deki en büyük bağımsız yaymalar birliği IBPA tarafından Benjamin Franklin ödülüne layık görülen Aslı Sancağın kaleminden bambaşka bir yüzüyle anlatıyor okuyucuya. Aslen Amerikalı olan ve Müslüman oluşunun ardından Türk olan eşiyle Türkiye'ye yerleşen Aslı Sancar-benim tanıştığım yıllarda hatırladığım kadarıyla Ayşe Aslı Sancar- seksenli yıllarda, Kadın ve Aile Dergisi'nde yazıyordu. O günlerde bir üniversite öğrencisi olarak, muhtelif vesilelerle kendisiyle aynı ortamlarda bulunmuş, birçok programda Amerikan aksanının eşlik ettiği konuşmalannı dinlemiştim.
Çocukken her yaz tatilinde, tatilin neredeyse tamamını geçirmek üzere Sivrihisar'a gider; anne ve babamın her ikisinin de baba ocaklarının bulunduğu iki mekân arasında mekikdokurduk. Misafirliğimizin tadını çıkanrken, hem Sivrihisar'da hem de civar köylerde yaşayan akrabalarımızdan gelen düğün, nişan davetlerine icabet ederdik. Gelin hamamlarını, genç erkeklerin köy meydanındaki tiyatro gösterilerini, düğün yemeklerini, gelin almalannı, hanımların kendi aralarında yaptıklan eğlenceleri, sırma İşlemeli cepkenleri, parlak kadifeden şalvarlan, inci gerdanlıkları bu gün gibi hatırlıyorum. Aslı Sancar, Harem adlı bu kitabında, benim hatıralanmdaki merasimleri romanında adeta yeniden canlandırmış. İnanılmaz bir çarpıcılıkla anladım ki, her geçen gün aslî gayesinden uzaklaşma tehlikesi içinde olan kendi kültürümüze has pek çok detay, ta Osmanlı dönemindeki Müslüman halkın yaşayış biçiminden bizlere kadar geliyor. Büyük şehirlerde birçoğu unutulsa da, Anadolu'da nerdeyse aslına yakın bir benzerlikle icra ediliyor.
Uzun yıllardır sinemalarla, dizilerle Hıristiyan Batı kültürünün empoze edildiği,"cici"gösterildiği, bununla birlikte Doğu'daki islam!/milli geleneğin gözden düşürülmeye, unutturulmaya çalışıldığı bir düzlemde yaşayan Müslüman halkların, yeniden kendileri olmanın yollarını aramalan gerekiyor. Seyyid Hüseyin Nasr'ın ifadesiyle "Asık bir suratla, dişlerimizi gıcırdatarak kendimizi koruyamayız. Entellektüel, ekonomik, politik ve dinî açıdan kendimize özgü bir"agenda-ajanda-gündem" oluşturmalıyız." Ve yine onun belirttiği gibi, artık kültür ve sanatı "bir kozmetik malzeme" olarak algılamaktan ve nihayetinde ihmal etmekten vazgeçmeliyiz. Hayat boşluk kabul etmediğine göre, özünde islam'dan beslenen, terk edilmiş her türlü geleneğimizin yeri, modem, sonradan görme, kompleksli taklitlerle dolacaktır. Nasr'ın CRR'de "Başka bir medeniyet gibi yiyip, başka bir medeniyet gibi giyinip ve başka bir medeniyet gibi binalar yaparak kendiniz olamazsınız" deyişini hatırlıyorum da, içimden "başka bir medeniyet gibi eğlenerek, başka bir medeniyet gibi evlenerek de" diye ilâve edesim geliyor.
Bu haber 28 Mart 2011 tarihinde Derya Güney tarafından Özgür Duruş Gazetesinde yayınlanmıştır.