13.03.2011
Abdülhak Şinasi Hisar bir yazısında güzel sanatların ülkemizde, on dokuzuncu yüzyıl sonunda, birdenbire serpilecekken, çeşitli baskılar sonucu yine 'cemiyet'e açılamadığını, bunun talihsizlik olduğunu söyler.
Sözünü açtığı baskılar, iddiasına göre, Sultan Hamid'in istibdatıyla ilintili. Fakat Zonaro'nun saray ressamı olduğunu unutmuş görünüyor.
Şiir bir yana bırakılırsa, edebiyat zaten yaygınlık edinememiş. Bir de istibdatın yıldırıcılığı bastırınca, okuma alışkanlığı, isteği büsbütün cılız kalıyor.
Abdülhak Şinasi sürdürüyor: Mimarîmiz fakirleşen toplumsal ortamda hayatımızdan sessizce ayrılır. Ahşap saltanatı refahı gereksinmektedir. Heykel yapılmamakta, resim bağnazlık sebebiyle öne çıkamamakta... Güzel sanatların daima kapalı bir çevrede kendi içine kapanarak kalması, Abdülhak Şinasi için, bireysel dünyanın gelişememesiyle eşanlamlı.
Bununla birlikte Türk resim sanatının çok kısa sürede geliştiğini, inanılmaz açılımlar gösterdiğini, kapalı çevreyi etkilemekle yetinmiş olsa bile, mucizelik değer taşıyan akışlar gösterdiğini söylemek mümkün.
Sonra, bu kapalı çevre üzerinde durmak gerekir. Prenses Leylâ Açba'nın anılarını (Timaş Yayınları) okuyanlar, akrabası Mihri Müşfik'in resim, ressamlık serüvenini öğrenecekler: II. Abdülhamid yetenekli Mihri Müşfik'i hemen Zonaro'ya göndermiş...
Osman Hamdi Bey'in ünlü "Feraceli Kadınlar"ıyla İbrahim Çallı'nın peyzajlarına dikkatle baktığımızda, büyük bir gelişme saptanıyor. "Feraceli Kadınlar"ın kişisellikten uzak, bire bir gerçekçiliği, Çallı'da birdenbire ressamın kişisel bakış açısına, kişisel gözlemine, duyuşuna yol almış. Öncünün açtığı yolda, bir kuşak sonra, hepi topu kırk yıl içerisinde sanat olgunluğa erişmiş.
Düzyazı edebiyatında da derin çaba karşımıza çıkıyor. Ahmet Mithat Efendi'nin romanı sevdirmek uğruna bütün anlatım tekniklerini 'yoklaması' yabana atılacak çaba mı? Gelgelelim üzerinde durulmamış.
Halid Ziya Aşk-ı Memnu'yla birlikte kişisel bakış açısını Türk romanında gündeme getiriyor. Mâî ve Siyah'ın kimi bölümleri de buna tanıklık ediyor. Ne var ki bu öncülüğün kavranması zaman almıştır. Daha yaşarken Halid Ziya'ya modası geçmiş romancı diyenler var. Eseri üzerinde eleştirel çaba harcanmamış.
Çaba harcanmadığı gibi, kişisel bakış açısı, -üstelik!- ilericilik adına çoğu kez baltalanmış. Dediğim gibi, birçok değerli eser irdelenmemiş. Öte yandan, zamanın elediği, şimdi önemsenmeyen birtakım verimler göklere çıkarılmış.
Yetiştiğim yıllarda köy romanlarının 'sükse'si uçsuz bucaksızdı. Keder uyandırıcı tekdüzelik göze batmıyor, birbirinin benzeri köy romanları art arda yazılıyor, yayımlanıyor, eleştirmenlerin övgüleriyle okura ulaştırılıyordu. Sonra bu dönem kapandı. Bu dönemde önemsenmemiş bazı eserler, Huzur'dan Aylak Adam'a, bugün el üstünde tutuluyor...
Resim kuru ideolojik yaklaşımlardan daha bağımsız yol alabilmiş. Feyhaman Duran'la Abdülmecid Efendi'nin natürmortları üç aşağı beş yukarı aynı nesneleri resme dönüştürürken, üslûpta, ifadelendirişte birörneklik, tekdüzelik hiç mi hiç göze çarpmaz.
İyi bir resim izleyicisi Feyhaman Duran'la Abdülmecid Efendi'nin natürmortlarını hemen ayırt edebilir, imzaları saklı tutsanız da. Ama iyi bir okur, farklı kalemlerin yazdığı köy romanlarını, imzaları saklı tutarsanız, kim yazmış, kolay kolay çıkaramaz.
Dahası, ressamlarımız, kendi içlerinde, kişisel bakış açılarını koruyarak, değişik evrelerde farklı açılımlara ulaşabilmişler. Avni Lifij'in kısa bir ömre tekdüzelikten uzak verimleri eklemlemesi büyüleyicidir. Hep aynı Avni Lifij, fakat ne kadar geniş bir yelpazede!
Dostoyevski'yle Tolstoy'u birdenbire yaratan Rus romanını andırırcasına, Türk resminde de Halil Paşa'lar, Nazmi Ziya'lar, Ayetullah Sümer'ler, bütün o ustalar birdenbire güzel sanatların bu dalına can kazandırmışlar. İzleri sürülmüş.
Araba Sevdası'nın izi sürülmüş mü?
Uzun yıllar, Araba Sevdası ortalama bir şairin romancılık hevesi sanılmış...
Bu haber 13 Mart 2011 tarihinde Selim İleri tarafından Zaman Gazetesinde yayınlanmıştır.