Elimdeki kitaptan onların hikâyesini okuyorum, aklım bizimkinde...
Demokrasi, sürünerek geliyor Avrupa’ya.
Haso’larla Memo’ların burada iktidara gelişi gibi geliyor.
‘Eyvah, geliyor!’ çığlıkları arasında, kaçışanlarla şanlı direnişe geçenleri hüsrana uğratarak geliyor.
Korkularla, vehimlerle, hezeyanlarla geliyor.
Soyluların, kral ve lordların canhıraş yaygaralarına
rağmen geliyor.
‘Burnu yukarıda’ aydın takımının nobran, tiksinti duyan, tepeden bakışları altında geliyor.
Ve nihayet, burjuvazinin tahkimatını yara yara geliyor.
1850’de Fransa’da genel oy hakkı tanındığında, Madame Bovary’nin yazarı Gustave Flaubert’i uyku tutmuyor.
‘İnsan ruhunun utancı’ diyor bu meş’um gelişmeye.
Maazallah, halk bu yolla iktidarı ele geçirirse, büyük aptallıklarla
Fransa uygarlığını felaketten felakete sürükleyebilir.
Fransız uygarlığını, bu ‘barbar istilası’ndan kim koruyup kollayacak?...
Ya, 1832’de İngiltere parlamentosundan geçen demokratikleşme reformuna
ne demeli?
Şehirli zengin erkeklere mahsus oy verme hakkı, yılda en az
10 sterlin vergi ödeyen bütün şehirli erkeklere de getiriliyor.
Bu yenilik, kıyametin habercisi!...
Neyse ki, taşralı erkekler ve yoksullar bu haktan hala mahrum, ama yetecek mi medeniyeti kurtarmaya?
Şehirde oturan bu ‘miskin zavallılar’, bu ‘göbeğini kaşıyanlar’ güruhu, 10 sternlinlik vergiyi ödeyip kazara oy hakkı kazanırsa, ne yapacakları belli mi olur?
Bu gidişatın nerede duracağını kim kestirebilir?
Düşündükçe çıldırtan bir kâbus gibi...
Demokrasi gelebilir... Ve eğer saygıdeğer sınıflar güçlerini birleştirmezse, kralları ve lordları önüne katarak bir sel tufanı halinde gelir hem de...
Korkular büyük, çivisi çıkmak üzere dünyanın!...
Tasavvur ettikleri demokrasi, ‘ayak takımı’ demek.
Bu baldırı çıplaklar mı yönetecek memleketi?
Oy kullanma düzeyi, 1867’de orta sınıf, hatta işçi sınıfına kadar iniyor.
Gerçi, en az bir yıldır şehirde oturma şartına bağlı ve aile reisleriyle sınırlı ama olsun,
ne fark eder?
Göz göre göre ayağa düşürülüyor, eşrafın en müktesep malı.
Demokrasinin gelişi ile, ucuz bir orta malına dönüşüyor söz hakkı.
Ağzı olan konuşacak, öyle mi?
Münevver kâhinler, kötü şeyler olacağını fısıldıyor.
Büyük Krallık, karanlık günlerin eşiğinde, her an uçurumlara savrulabilir.
Henüz kadınlara ve köylülere gelmese de, demokrasinin sırayla her semte uğraması ne demek?
Zenginlerin malı mülkü yağmaya açılacak!
‘İktidar, mülkiyetin ve zekanın ellerinden alınıp, ekmek parası derdindeki sokak adamının eline verilecek’.
Hafsalanın alacağı iş değil. Akıl dışı!...
Bu, nasıl olur?
Demokrasi,
sonu meçhul bir macera, nereye sürükleyeceği belirsiz bir heyula,
bir korkunç öcü.
‘Evvelden yok idi, işbu adet sonradan çıktı’ dedirten
bir ucube.
Bağırta bağırta geliyor.
1800’lerin Avrupa’sını, kasıp kavuruyor demokratikleşme rüzgarları.
Batılılaşma modelimiz, ideallerimizin ülkesi Avrupa, ‘yüzümüzü döndüğümüz’ Avrupa bu.
Nam-ı diğer ‘özgür dünya’...
İpler, lordu avaresiyle tekmili birden halk takımının elinde şimdi.
Demokrasi bir kere gelmeye başladı mı, tam gelir.
Parça parça, dalga dalga...
Bugünlerde yeni bir Anayasal reform paketini konuşuyoruz.
Bakalım, demokrasi bizim yargıya ne zaman gelecek?
NOT: ‘Demokrasinin Avrupa’ya nasıl geldiği’ne dair bilgiler, Mustafa Armağan’ın kitabından alıntı.
Adı, ‘Avrupa’nın 50 Büyük Yalanı’, bölüm 8.
Dili akıcı, anlatımı güçlü, içeriği zengin.
Tavsiye ederim, okumak size de
iyi gelecektir.