21.09.2011
4
beğenen
Tarihi romanlar dünyada olduğu gibi bizde de uzun süredir çok ilgi görüyor. Arka arkaya piyasaya çıkan tarihi romanların bir kısmı maalesef tarihi gerçeklerden ziyade yazarın fikirlerine ya da oryantalist söylemlere göre kurgulanıyor.
Okuyucunun hem edebiyat hem de tarih ilgisine aynı anda hitap ederek, pek bilinmedik tarihi gerçeklerle tanıştıran kitaplara ise çok nadir rastlanıyor. Bu anlamda Okay Tiryakioğlu; tarihi, edebiyatı ve hissiyatı en güzel şekilde harmanlayarak okuyucusuna sunan nadir ve başarılı yazarlarımızdan birisi…
Okay Tiryakioğlu için “Ona kasvetli romanların üstadı Peyami Safa'nın halefi gözüyle bakabiliriz" deniyor. Hakikaten Tiryakioğlu’nun tarihi romanlarını okurken, karakterlerin tümünde; hatta kimi zaman bizim için güçlü kimlikler olarak resmedilen Kanuni Sultan Süleyman ve Mevlana Celaleddin de dahi yalnızlıklarıyla, insani acziyetleriyle, onların farklı yönlerine tanık olabiliyorsunuz. …
Yazarın kitaplarını okurken, hikayenin tarihi bir roman kalıbının dışında hiç denenmemiş bir yöntemle kaleme alındığını hissediyorsunuz. Siz betimlemelere hayran kalırken, karakterler gerçek dünyamıza ait hüviyetleriyle karşınıza çıkıp kendilerini tanıtıyorlar…
Yazar, ilk romanı “Karanlığın Çağrısı” ile 2002 yılında “İlk Romanlar Ödülünü” kazanınca bu başarıyı ikinci kitabı “Gölgeler” ve üçüncü romanı “Bin Yılların gecesi” takip etmiş. Ardından çok ses getiren, büyük beğeni toplayan tarihi romanları Kumandan(2008), Kuşatma 1453 (2009), Yavuz (2009), IV. Murat (2010), Kanuni (2010) ve Mevlana (2011) okuyucularla buluştu.
Söyleşimiz kısa sürede geniş bir okuyucu kitlesine ulaşan Okay Tiryakioğlu ile kendisi ve kitapları üzerine…

Bilkent Üniversitesi’ndeki eğitiminizi yarıda bırakarak edebiyata yöneldiğinizi biliyoruz. Sizi tanımak adına Okay Tiryakioğlu kimdir diyelim öncelikle.
Okay Tiryakioğlu en başta bir kitapseverdir. Annem bu özelliğimi fark eder etmez beni gücü yettiğince destekledi. Çocukluğum Enid Blyton ve Gülten Dayıoğlu’nun romanlarıyla geçti. Büyük bir keyifle takip ederdim onları. Tabii çizgi romanlar da vardı. Yıllar ilerledikçe ilgim Poe ve Lovecraft gibi Gotik edebiyatın ustalarına doğru yöneldi. Zaten ödül kazanan ilk romanım “Karanlığın Çağrısı” da Türkiye’de gotik edebiyatın ilk örneklerinden biri olarak gösterilmişti.

Yazmaya ne zaman, nasıl başladınız? Yazarlıkta ilk deneyimlerinizi anlatır mısınız?
Yalnız bir çocukluk geçirdim. Sık hastalanır hatta hastalandığım zamanlar okula gitmediğimden kitaplarımla baş başa kalacağım için tarifi güç bir mutluluk duyardım. Hemen her yalnız insan gibi kitaplar hayatımın merkezinde önemli bir yer tuttu. İlk yazma denemelerim ise ortaokul yıllarında başladı ve sonra insanların alaycı bakışları altında beni alıp sürükleyen bir tutkuya dönüştü. İnsanlar alay ettikçe ben kendi köşeme çekildim ve hem okudum hem de yazdım.

Romanlarınızdaki karakterlerin cihan sultanı ve hatta gönüller sultanı olsa dahi yalnızlığı dikkat çekici. Yalnızlığı öyle iyi biliyor ve anlatıyorsunuz ki! Bu halin yazarının ahvaliyle ilişkisi var mıdır?
Liderlik başlı başına yalnızlığın sevk ve idaresi sanatıdır. Etrafınızdaki kalabalıkların neredeyse tamamının aslında içten pazarlıklı olduğunu sezer ancak belli edemezsiniz, zira iyi bir idarenin ancak iyi bir ekiple sağlandığını bilir bu zorunluluk çerçevesinde gözlerinizi yumarsınız. Ben yalnızlığı, özellikle ömrümün upuzun bir 10 yılı boyunca bir nevi tutsak olarak kalmak zorunda olduğum ülkelerde çok iyi öğrendim. Babacığım da oralarda, bir otel odasında yapayalnız öldü. Kısacası yaşadığım hayat, kitaplarımda bahsi geçen büyük insanların yaşamlarını daha kolay içselleştirmemi sağlıyor ve yaşadıklarıma değdi dedirtiyor.

Okuyarak ve yazarak nefes alabiliyorum diyorsunuz. Kitaplarla örülü yalnızlığınızdan ve okumanın hayatınızdaki tek belirleyici renk olduğundan bahsediyorsunuz…
Okumak, bir masanın başında, bir odanın dört duvarı arasında alemin yalnızca bugününü değil, geçmiş ve geleceğini de muhayyilenizin aynasına düşürmektir. O aynada tüm renkler gerçekte olduğundan çok daha derinlikli ve yumuşaktır. Çoğu zaman gerçeğin sivri dişleri bedeninizi kan içinde bırakır; okuyarak yaralarınıza en iyi pansumanı yaparsınız.

Sıklıkla ülkenizden ayrılıp uzak ve gizemli ülkelere seyahatlerde bulunuyorsunuz. Bir romanınızın öndeyisinde Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te babanızı kaybettiğinizi bizlerle paylaşıyorsunuz. Sizi böylesi meşakkatli kaçmalara iten nedir?
Ben bu seyahatleri isteyerek değil, zorunluluktan yaptım. Burada işlerimiz bozulmuştu ve yurtdışına çıkmak zorunlu bir hal almıştı. Benim gibi yolculuklarını iç dünyasında yapmayı seven biri için sürekli hareket halinde olmak züldür. Ancak başka bir seçeneğim yoktu. Ama sonuçları edebi gelişimim için çok yararlı oldu diyebilirim. Orta Asya’nın o uçsuz bucaksız boşluklarında Baudelairesk bir yabancılığı ve yalıtılmışlığı yakaladığımı hissettim. Lovecraftvari bir yalnızlığın en son noktasına varmış gibi duyumsadım kendimi. Ancak çok zulüm gördük. Babam Orta Asya’nın o zamanki karmaşasında işlerini yürütmekte zorlandı. Sisteme ayak uyduramadık ve haksız yere firari düştük uzun süre. Fakat ben saklandığımız o dağ köylerindeki şamanların garip ayinlerini, yattığımız ahırlardaki saman ve tezek kokularını ve elimde kağıt kalem ıssız ormanların karanlığında kandil ışığında yazdığım ‘Kumandan’ romanımın o tuhaf, ezici ama yine de büyülü bir biçimde çekici günlerini hiç unutamıyorum. Sonunda babam yine parasızlığından, kimsesizliğinden ve yanlışlarından kaçarken bir otelin kalorifersiz, buz gibi odasında kalp krizinden vefat etti. Ben de yurtdışı defterini böylece kapattım.

Kitaplarınız büyük beğeni toplamasına rağmen, siz kendinizi popülariteden uzak tutuyorsunuz, bir anlamda arka planda kalmayı tercih ediyor gibisiniz. Öyle mi?
Mümkün olduğunca yalıtılmışlığımı muhafaza etmeye çalışıyorum. Ancak artık sonuna kadar kaçamaz oldum. Zaman zaman konferanslara ve TV programlarına katılıyorum zira okurun çok yoğun talebi var ve yayınevini bu hususta istek bombardımanına tutuyorlar. Genel yayın yönetmenimiz Emine Eroğlu hanımefendiyi kırmamsa zaten söz konusu olamaz. Yine de bir sanatçının yalnızlının çok kutsal olduğunu ve buna mümkün olduğunca saygı gösterilmesi gerektiğine inanıyorum.

Kitabınızı okurken, kurgu ile tarihi alıntıyı ayırt etmek çok zor. Bu bütünlüğü yaratmayı nasıl başarıyorsunuz?
Mesele dönemi iyi bilmek ve içselleştirebilmekle ilintili; gerisiyse bir sanatçı olarak yeteneğinize bakıyor. Edebiyatı iyi bilmek ise bir romancının kaçınılmaz zorunluluğu elbette. Tarihi gerçekliği küçük kurgu hikayelerle okuyucunun aklına perçinlemeye çalışıyorum. Bu noktada doğal olarak kurgu gerçeğe uzak düşmüyor. Örnek olarak Fatih’in ordusunda yalnızca bir Ulubatlı Hasan değil, belki de yüzlerce Ulubatlı Hasan mevcuttu. Edebiyatçının işi, işte o diğerleri vasıtasıyla aslını efsaneden çıkarıp gerçek hayat boyutlarına çekmektir.

Romanlarınızda tarihi karakterlerin hiç bilinmeyen yönlerini tanıyoruz. Bu anlamda tarihi bilgileri nasıl ediniyorsunuz?

İyi bir araştırma süreci size yeni kapıları aralıyor. Bir bilgi bir diğerinin yolunu açıyor. Zaman geçtikçe de bahsettiğiniz hususta algılarınız genişliyor ve bu durum size sıradan bir araştırmanın ötesinde bir hassasiyet kazandırıyor. O yüzden ben iyi bir romancının yazacağı tarihi metni, iyi bir tarihçinin metnine tercih ederim.

Kitapseverlerin, özellikle tarihi roman okuyucularının elinden düşüremediği ve bir sonrakini sabırsızlıkla beklediği kitaplarınızın konusuna nasıl karar veriyorsunuz?

Bu hususta okuyucularımdan ve yayınevinden aldığım işaretler beni yönlendiriyor. Hiçbir konuda tek başıma karar vermem, mutlaka istişare ederim. Editörler ve yayın yönetmenim de bana yardımcı oluyorlar.

Son zamanlarda popüler olan tarihi dizi tartışmaları malumunuz. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Son yıllarda Türk dizileri yakın, hatta uzak coğrafyalarda iyi rakamlara pazarlanabiliyor. O yüzden diziler de oryantalistlerin bakış açılarına uygun olarak kotarılıp piyasaya sunuluyor. Kimseye bu türden dizileri takip etmesini tavsiye etmiyorum zira bu türden yapımlarda Batılıların hayallerini bulabilirsiniz ancak.


Birbirini takip eden ve büyük beğeni toplayan kitaplarınızla ki özellikle “Mevlana”da üslubunuz muhteşemdi, beklentileri bir hayli artırdınız. Bu durum üzerinizde bir baskıya neden oluyor mu?
Beklentiler arttıkça sanatçının üzerindeki baskının arttığı doğru ancak bu noktada Allah vergisi yeteneğiniz yardımınıza koşuyor ve endişelerinizi makul bir boyuta indirgiyor. Kimi zaman artan tedirginliğimi tevekkülümün ve yeteneğimin dingin serinliğine gömüyor ve işime bakıyorum.


Mine S. KARAKURT
mine.karakurt@trt.net.tr




Bu haberle ilgili kitaplar
Bu haberle ilgili yazarlar