21.05.2010
Kendi tarihinize göz attığımızda yetmişli yılların başına rastlıyor doğumunuz. O yıllarda İstanbul’da bir çocuk olmak… Sultanahmet’te çekirdek, pazarlarda su satan bir çocuk… Bundan bahseder misiniz biraz?
Türkiye’nin ve hayatın tam kalbine bir çocukluğa tekabül ediyor bu durum benim için. Çocukluğum Türkiye’nin çalkantılı dönemlerinden birine rastlar. 12 Eylül. Öncesi, sonrası. Duvarlara yazı yazan abiler, patlayan silahlar… Bir keresinde Ayasofya meydanında bomba patladığını bile gayet net hatırlıyorum. Benim çocukluğuma ve ilk gençliğime denk gelen dönemde Sultanahmet bu kadar cazip değildi, ne yazık ki. Şimdiki meşhur Arasta Bazaar, resmen keşlerin, şarapçıların meskeniydi. Akabinde Özal’lı yıllarla hem bu bölge hem Türkiye dünyaya açıldı malum. Şimdilerde haklı olarak çok beğenilen bir dizi var, Geniş Aile. Bizim Sultanahmet de öyleydi o zamanlar. Şimdiki gibi cilalı bir ortam yoktu kesinlikle ama mahalle dizilerinden birine set olabilecek derecede doğal bir ortam vardı insan kalitesi olarak. Şimdilerde altyapı üst yapı çok güzel Allah için, ama samimi mahalle dokusundan eser kalmadı, o ayrı. Özetle, bizde ‘İstanbul çocuğu’ denen bir tanım vardır malum. Ben bu tanımın tam göbeğinde yetiştiğim, hem de küçük yaşlardan itibaren, sizin hatırlattıklarınızın yanı sıra kahveci çıraklığı, kitapçılarda ofis boyluk da dâhil olmak üzere birçok işi, Sultanahmet gibi ‘hayatın nabzının attığı bir yeri fon olarak kullanarak da yaptığım için, tüm zorluklarına rağmen, kendimi çok kısmetli görüyorum. Klişe gelebilir ama ‘hayatın büyüttüğü insanlardan’ biri yaptı beni Sultanahmet’te yetişmiş olmam…
“Ne öğrendi isem o sevimli okulda öğrendim. Özellikle de merak etmeyi ve okuma sevgisini.”dediğiniz Yeşilköy’deki yatılı okul size ne kattı? Yatılı yıllarınızı anlatır mısınız?
İlkokulu yatılı okumak Vietnam’da Vietkonglularla savaşmak gibi bir şey (Gülüyor.) Tanımadığınız bir ortama adapte olmaya çalışıyorsunuz çok küçük yaşta. Ama okulumuz yarı özel bir okul olduğu için hiç bir zaman, siyah ya da mavi, bir üniforma giymedim çok şükür. Bu ufak bir detay gelebilir ama hayata dair çok şey söyler. Ordu ve benzeri kamu hizmetleri hariç herhangi bir yerde üniforma giyiliyorsa, orda kesin bir arıza vardır. Ne renk olursa olsun, çocuklara tek tip önlük giydirmek, ’siz hepiniz aynısınız, değilseniz de olun’ demekten başka bir şey değil… Bunun haricinde, aileden uzak olduğunuz için daha soğukkanlı ve ayakları yere basan bir tarzda büyüyorsunuz doğal olarak. Bir nevi SAS komandosu gibi. Okuma sevgisiyse, okulla ilgili değil. Daha çok öğretmenlerle ilgili. Ufukları genişse, size yansıtıyorlar haliyle. Daha ilkokulda tüm klasikleri, özellikle Jules Verne’in hayal gücünü besleyen eserleri başta olmak üzere, hepsini devirmiş, hatta Teksas, Tombiks olayına girmiştik…
Ortaokul ve lise yıllarınızı “kayıp yıllar” olarak niteliyorsunuz? Bunu biraz açar mısınız? Neleri kaybettirdi o yıllar?
Gayet açık. Rejime uygun vatandaş yetiştirme kamplarıdır bizde ilk ve ortaöğretim. Aslında nerdeyse tüm öğretim öyle ya. Neyse ki son yıllarda nispeten normalleşmeye doğru yol alıyoruz. Benim ki de farklı olmadı. En çok kaybettirdiği şeyse, ne yazık ki koskoca bir zaman dilimi. 6 yıl, dile kolay. Aklımda tek kalan, ‘rahat, hazır ol’, ‘evladım kâğıdınla ilgilen’ ya da ’saçını kestirmeden okula gelme’ replikleri. Yazıktır. 6 yılda insan astronot olacak donanıma gelebilir. Allahtan ki tek tük de olsa vizyon sahibi ve sistemi de aşmış idealist hocalar çıkıyor ve ne kadar olursa, o kadar taze beyni kurtarmaya gayret ediyorlar. Bir diğer büyük kayıp da, birey olma iradesi ve kendine güven duygusu. Bunu aşabilenler aşıyor, ama aşamayıp zihinsel olarak yığının bir parçası olarak hayatını sürdürmeye mahkûm olanlar çok. Neden? Çünkü okul bireyi değil, sistemin işlemesini hedef alıyor…
Bir de gazete manşetlerini kesip büyükçe bir harita metot defterine yapıştırma gibi bir alışkanlığınız varmış o yıllarda. Sanırım ta o zamanlardan beridir bir gazetecilik merakı var sizde, yanılıyor muyum?
Çok doğru. Şimdi bile komik geliyor. Ortaokul bire gidiyorum, eve geldiğimde ilk işim gazete manşetlerini kesip deftere yapıştırmak. Ödev gibi. Reagan, Yıldız Savaşları, Filistin-İsrail sorunu. Bizim oyuncağımız da bunlar oldu bir şekilde. Bu işi yapacak insanları o yaşta tespit edersiniz zaten, emin olun. Kendilerini hemen belli ederler. Dışarıdan bakana tuhaf gelecek aşırı bir merak, girişkenlik, laf ebeliği…
Sonra üniversite yılları… O döneminizden söz eder misiniz biraz da?
Ben bir süre Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde turizm okudum. Gençlik başımızda duman derler ya, onun verdiği gazla. Kum, Güneş, Deniz klişesi. Sonradan baktım ki bu üçlü turizm çalışanlarına değil, turistlere hitap ediyor (Gülüyor.) Okulu bitirmeye çok az bir süre kala bırakıp tekrar sınavlara girdim. Ver elini İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili Eğitimi. 91–95 arasındaki üniversite hayatım, aynı zamanda 1.sınıftan itibaren gazeteciliğe de başladığım için, benim açımdan biraz sönük geçti. Halen şu meşhur kantin muhabbetlerini çok fazla yapamamış olmaktan ya da ‘üniversiteli genç aylaklığı’ ile İstiklal’de çokça turlayamamış olmak içimde ukdedir.. Bunun haricinde eğitim açısından bir şey kazandırdığını söyleyemem ki zaten üniversite de siz kendi kendinizi eğitirsiniz, hocalar da size rehberlik eder. İdeali budur… Üniversite hayatımın en güzel yanı, yine İstanbul’un göbeğinde, Beyazıt’ta, 90′ların çalkantılı döneminde geçmiş olması.
Gelelim kitaplarınıza. Öncesinde birkaç kitap yayımladınız fakat okur sizi “Tarihi değiştirenler serisi” ile tanıdı. Nasıl ortaya çıktı bu seri. Serinin ortaya çıkışı ve tarihe olan ilginizden bahseder misiniz?
Evet, ilk kitabım ‘İpler Kimin Elinde/Komplo Teorileri’ ismini taşıyordu. 2000 yılında çıkmıştı. Sonradan furyaya dönse de bildiğim kadarıyla Türkiye’de bu alanda yazılmış ilk kitaptı. Bununla birlikte komplo teorilerine fena halde sinir olduğumu da söylemek isterim. Seriye gelince. 2003′de TIME dergisinde bir makale vardı; Tarihi değiştiren 80 gün başlıklı. Oradan ilham aldım ve başladık. Tarihe ilgime gelince, net bir başlangıç noktası yok. Yaradılışınız gereği dışa açık biriyseniz, ister istemez ilgi alanı ve merakınız yakından uzağa doğru genişlemeye başlıyor ve bir süre sonra sadece bugün olanları değil, dünküleri de öğrenmek istiyorsunuz. Evren gibi yani, sürekli genişleyen bir öğrenme ihtiyacının sonucu diyelim. Kaldı ki merakım olmasa bile, bir gazeteci olarak, mecburen bilmek zorundayız temel meseleleri.
“Tarihi Değiştiren İmparatorluklar” kitabınızda tarihin akışının değişmesinde rol oynamış büyük imparatorlukları ele alıyorsunuz. Bu bağlamda Osmanlı İmparatorluğu tarihi ne denli etkilemiştir? Osmanlı ile birlikte tarihte neler değişti?
Öyle bir soru ki… Cevabından yeni bir seri bile çıkabilir. Ama sanırım en büyük etkisi, Asya’yla kara bağlantılarını keserek Avrupalıları, Avrupa’ya sıkıştırmış ve Amerika’nın keşfine giden süreci tetiklemiş olması. Etkisi bu. Ama neler değişti sorusuna verilebilecek net bir cevabım yok. Hem her şey hem hiç bir şey diyebiliriz, aslına bakarsanız. Felsefi açılım da gerektiren bir soru sordunuz. Söz gelimi çağ açıp çağ kapaması, abartıldığı kadar olmasa da (Zira bunu biz söylüyoruz, dünyada hâkim olan tarih anlayışında çağ açma kapama iddiası pek alıcı bulmaz, daha mesafeli bir gözle bakılır Konstantinepol’ün fethine) önemli olmakla birlikte, yaptıkları kadar yapamadıklarıyla da değiştirmiştir Osmanlı, tarihi. Eğer milliyetçilik akımının olası sonuçlarını doğru tahmin edebilip, İngilizlerin yaptığı gibi, gemi batmadan, milletler topluluğu şeklinde gevşek bir imparatorluk modeline dümen kırabilseydi, kesinlikle bugün çok farklı bir Ortadoğu, Orta Avrupa ve Balkanlar görebilirdik, buna eminim.
Yirmi bir yaşında İstanbul’u alan Fatih “Tarihi Değiştiren Askerler”den birisiydi. Günümüzde yirmi bir değil belki yirmi beşindekiler bile hala çocuk sayılıyor. Henüz o yaşlara İstanbul gibi bir hedef koyan şuur hakkında neler söylemek istersiniz?
Herkesin Fatih gibi olmasını beklemek gerçekçi değil. Düşünsenize Makedonlar ya da Yunanlılar, kendi gençlerine, ‘Hadi bakalım hepiniz Büyük İskender gibi olacaksınız!’ dese, halimiz yaman. Sonuçta o da 33 yaşına geldiğinde bilinen dünyanın yarısını fethetmişti… Sonuçta Konstantinepol’ü fethetmiş olması, Fatih’in, aldığı görkemli eğitime ve donanımına rağmen, çocuk olduğu gerçeğini değiştirmez. Fatih, tarihin ve kaderinin kesiştiği noktada, büyük bir fethe imza atan güçlü bir devletin ve ekibin başındaki isim olarak öne çıktı. O hedefi de sonuçta kendisi koymadı. O zaten koyulmuş bir hedefti, biliyoruz. Niceleri daha önce denedi ama bu hedefi gerçekleştirmeyi o başardı. Şuur meselesine gelince, tarihe mal olmuş isimlerden hareketle gençliğin önüne büyük misyonlar koymayı, hem o isimlere hem de gençlere haksızlık olarak görüyorum. Sonuçta Fatih, konumu, imkânları ve içinde bulunduğu zihinsel iklim göz önüne alındığında, bir imparatordu. İmparator gibi davrandı. Gençlerimiz ise fazla sağı solu dağıtmayıp, akıllı, dürüst insanlar olsun ve kendi ilgi alan ve zevklerine göre dünyayı değiştirmeyi istesinler, bu kâfi bence…
“Bu millet ölmeyecekse bu Fatih dirilecektir.”diyor Necip Fazıl. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz? Dirilişin emarelerini görebiliyor musunuz?
Üstadın şairliği beni ideologluğundan daha fazla cezp ediyor açıkçası. Bir milletin önüne paket olarak koyulan hedeflere hiç ısınamadım. Bu konuda hayata bakışım biraz birey merkezli. Az önce de dediğim gibi, beni milletleri oluşturan bireylerin mutluluğu, dürüst olması ve yakın çevrelerinden başlayarak insanlığa faydalı olmaları ilgilendiriyor. Zaten dinimizin özünü de bu oluşturuyor. Savaş ve vatan savunması söz konusu olmadığı sürece, toplumsal teyakkuz ya da diriliş çağrılarını ütopik buluyorum. Bugünkü dindarlığımız inanın tarih olarak zirveyi gördüğümüz Kanuni döneminde yaşayan atalarımızınkinden daha az değil…
İslam tarihine baktığımızda “Tarihi Değiştiren Bilginler”in sayısı azımsanmayacak kadar çok. Oysaki bilim tarihinde onlara pek yer verilmez ve yerlerine başkaları oturtulur. Mustafa Armağan’ın “Avrupa’nın Elli Büyük Yalanı” ismindeki kitabında da bahsettiği bu durumu siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir gazeteci ve tarih kitapları yazarı olarak ben biraz daha soğukkanlı ve mesafeli bakmayı tercih ediyorum bu tür genellemelere. Gazetecilikteki branşım uluslararası ilişkiler. Ama hobi olarak da bilimsel konularla ilgili çok sayıda haber yaptım. Bugüne kadar Müslüman âlimlerin hakkını yiyen batılı bir bilim insanıyla karşılaştığımı hatırlamıyorum. Batıda Aklı başında hiç bir akademisyen ‘Sıfır rakamını Müslümanlar keşfetmemiştir, külliyen yalan!’ demiyor. Diyeni de ciddiye almazlar zaten. Bu tür doğu batı-ayrımcılığı klişesi, kafalarımızda nasılsa yer etmiş. Bunu da batıyı bilmeden batıyı yazmaya bağlıyorum.. Ha şu doğrudur, bazı batılılar ‘Bu Müslümanlar her şeyi bizden öğrendi’ diyorlar, tıpkı bazı doğuluların ‘Bu Hıristiyanlar her şeyi bizden öğrendi!’ dediği gibi. İkisi de yanlış. İnsanoğlu her zaman birbirini beslemiştir bilimsel, zihinsel ve kültürel olarak. En basitinden, Apollo Projesi’nde, Ay’a giden Neil Armstrong ve ekibini Ay’daki toprak çalışmaları için yetiştiren isim Mısırlı bilim adamı Faruk El Baz’dı. Amerika’da adam mı kalmamıştı? Yo, fazlasıyla vardı. Adamlar, sadece kim o alanda en iyiyse, onunla çalıştı. Kendini ve hayatı bilen insanların kafasında böyle ayrımlar yoktur. Özetle endişeye mahal yok, Müslüman bilim adamlarının hakkı yenmiyor…
Beyanın gücüne inanlar büyük söylevlerde bulunmuşlar ve bu konuşmaları “Tarihi Değiştiren Konuşmalar” olarak kayıtlara geçmiştir. Sözün insanı etkisi altına alan büyüsü hakkında neler söylersiniz?
En ölümcül bombadan daha tehlikelidir söz..Yeter ki dudaklarınızdan nasıl dökeceğinizi bilin. Fazla söze gerek yok. Artık teknoloji gelişti. Youtube var. Türkiye’de kapalı o başka tabi.. Yine de internette Nazi Propaganda Bakanı Jöseph Göbbels’ın söylevlerini, Hitler’in 1933′de başbakan olarak yaptığı o meşhur konuşmasını ya da Başkan Kennedy’nin ‘Ay’a gitmeyi seçtik çünkü…’ başlıklı konuşmalarını bulabilirsiniz. İzleyin, sorunuzun cevabı orda yatıyor.
Tarihte birçok olay, zuhuru ile birlikte tarihin seyrine de müdahalede bulunmuştur. Size göre “Tarihi Değiştiren Olaylar” arasında en önemlisi hangisidir? Hangi yönleri ile önemli buluyorsunuz?
En önemlisi neye nasıl baktığınıza göre değişir. Ama ilk üçüm kesinlikle şöyle olurdu: Coğrafi keşifleri tetiklemesi bakımından Konstantinepol’ün fethi, elektronik ve teknolojik sıçramayı hızlandırdığı için insanoğlunun Ay’a ayak basışı, milliyetçilik akımıyla bambaşka bir zihinsel ve fiziksel dünyaya yol açtığı için Fransız Devrimi. Hepsi birbirinin nedeni ya da sonucu olduğu için maddeler halinde sıralamak gerçekten zor.
Tarihi bırakıp bugüne gelelim şimdi de. Şu andaki yaşantınızı anlatır mısınız? Yurtdışında bir gazeteci olmak nasıl bir şey?
Gayet iyi. Şu an Fransa’da Euronews haber kanalında çalışıyorum. Bu Almanya, Hollanda ve İngiltere’nin ardından yerleşik olarak gazetecilik yaptığım 4. ülke. En güzel tarafı, gerçekten haber değeri olan işlerle uğraşıyor olmamız. Buradan Türkiye’ye bakınca, saçma sapan bir kakafoni görüyorum. Gazetecilik olmuş olanı, olmakta olanı ve olması kesin olanı irdeler. Türkiye’deyse ‘vehim gazeteciliği’ ve buna paralel üretilen ‘ Ya… olursa’ haberleriyle, buna karşı biraz da zorunluluktan gelişen bir ‘defans gazeteciliği’ söz konusu. Zaten gazetecilik falan da yok… İşlevi gereğinden fazla şişirilen bir köşe yazarlığı sistemi ve bunlara garnitür mahiyetinde eşlik eden amatör bir gazetecilik söz konusu. Çok kıymetli yazarlar ve muhabirler olması ne yazık ki bu tabloyu değiştirmiyor. Taraf gazetesini istisna tutmak isterim. Sebebi de gayet açık zaten.
Okuduğunuz kitaplardan bahseder misiniz biraz da? Kütüphaneniz ağırlıklı olarak ne tür kitaplardan oluşuyor? Kimleri okuyorsunuz?
Tahmin edileceği üzere tarih kitaplarını okuyorum. Özellikle de İngilizce ve Almanca olarak yayımlanan tarih kitaplarını. Tarih yayıncılığı konusunda kesinlikle bir aşmış olma durumu söz konusu bu iki dilin yayınevlerinde. Favori alanlarımsa her iki dünya savaşı. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın sebep sonuç ilişkisi ve dinamikleri anlaşılmadan günümüz dünyasının anlaşılmasının imkânsız olduğunu düşünüyorum. O yüzden de sık sık ipe sapa gelmez komploların konforuna teslim ediyoruz ya zihnimizi. Türkçede okuduğum isimse Orhan Pamuk. Hatta hangi dilde yayımlandığı fark etmez, gittiğim her ülkeden, varsa o dildeki kitaplarını muhakkak alırım. Hobi oldu adeta. ‘Okurunun zihnine girip o olabiliyor’ diyebilecek kadar sıkı takipçisiyim.. Şu an, sözlük yardımıyla da olsa, İstanbul/Hatıralar ve şehir isimli kitabının İtalyanca baskısını sökmeye çalışıyorum, bulmaca gibi.. Şu an okuduğum bir diğer kitapsa, American Shogun. Amerikan İşgal yönetimi altındaki Japonya’yı anlatıyor… Genel olaraksa, mesleki açıdan beni beslediği için politik gerilim romanlarını tercih ediyorum.
Belleğinizde yer tutan unutamadığınız bir hatıranızı paylaşır mısınız?
Tabi, ilk aklıma gelenler nedense uzay çalışmalarıyla ilgili haberlerimle ilgili.. İlkinde Kazakistan’daki Baykonur Uzay Üssü’nde Soyuz roketinin fırlatılışını 1 km yakından takip etmemdi. Kesinlikle akıl almaz bir deneyimdi. İkincisi Amerika’da… Cape Caneveral Uzay Üssü’ne uzak mekiği fırlatılışını takip için gitmiştim. Titusville isimli bir kasabanın 1 km açığındadır bu üs. Acil bir iş için internet lazım oldu, ilerde uzak mekiği platformda duruyor tüm heybetiyle, ben internet bulmak için dört dönüyorum! Ne bir wifi ne de internet cafe, hiç bir şey yok! Bu çelişkiyi unutamam… Bir diğeriyse New York’da bir toplantıda, Başkan Clinton’ın bulunduğu ve basına kapalı odaya, kızı Chelsea’yi izleyip, yakın arkadaşıymışım gibi davranarak süzülmemdi. Meslek heyecanı bazen insanı yoldan çıkarabiliyor!
Röportaj: V. Hüseyin Kaya
1 Mayıs 2010
Temrin Dergisi: www.temrin.com