31.05.2010
Ummadık taş
Kenan Çayır, muhteşem bir iş yapıp İslami edebiyatın 1970'lerden bu yana nasıl bir evrim geçirdiğini anlatmıştı 2008'de Bilgi Üniversitesi Yayınları'ndan çıkan Türkiye'de İslamcılık ve İslami Edebiyat adlı kitabında. Kitabın alt başlığı ise “Toplu Hidayet Söyleminden Yeni Bireysel Müslümanlıklara” idi. İslami edebiyatın ilk örnekleri, mesela Şule Yüksel Şenler'in Huzur Sokağı, modernizmin hem dünyayı hem bireyi tüketen tarafına Müslüman bir eleştiriydi. Yıllarca taklit edildi. 1990'ların sonunda, RP iktidara gelmeseydi Huzur Sokağı'nın itirazı, ağırlıklı olarak solun çeşitli versiyonlarının ve Kemalizm'in şekillendirdiği entelektüel kamuoyunun dikkatini mümkün değil çekemez, kalıverirdi bir kenarda.
Lakin Huzur Sokağı olduğu gibi kalmadı. Mehmet Efe'nin Mızraksız İlmihal'i yayınlandığında içine yuvarlandığımız şok, bir hesaplaşmanın sızısını yerleştirdi yüz çizgilerimize. Mehmet Efe'nin kuşağı Müslümanların da bireyleştiklerini, modern bireyin yersiz yurtsuzluk, köksüzlük duygusunun onlara da bulaştığını söylüyordu. Bu hem iyi hem kötü haberdi. Huzur Sokağı'nın mütevazı ama kendinden emin aurasının yerini derin bir huzursuzluk almıştı. İtiraz bakiydi ama nesnesi kalabalıklaşmaya başlamıştı. Efe'nin romanının kahramanları, o kuşak Müslüman/İslamcı gençler adına kendi ana-babalarıyla, ağabeyleriyle hesaplaşmaya koyuldular. Tıpkı ana-babaları gibi besmeleyle oturuyorlardı sofraya, ama kalktıklarında hissettikleri şey midede bir yumruk misali ağırdı.
Derken AKP'li zamanları yaşamaya başladık. Açıkçası ne liberal aydınların ne solun ama özellikle Kemalist elitlerin AKP'yi anlayabildiklerini zannetmiyorum. Zira, AKP'yi üreten sürece hep yukarıdan, tenezzülsüz, kısa soluklu bir macera gibi baktılar. Örneğin Tarih Vakfı'nın, Cumhuriyet'in 75. yılında yaptığı “Cumhuriyet'in Aile Albümleri” projesinde (bir sergi ve kitap) Müslüman/muhafazakâr ailelerin yeri yoktu. Ne de olsa gelmiş, geldikleri gibi olmasa da gitmişlerdi... Cumhuriyet projesi onları görmezlikten geliyordu.
Şimdi, Türkiye'ye dışarıdan bakılınca iktidarda onlar, muhalefette ise Kemalizm ve Ergenekon görünüyor... Kuytulukta olmadığı halde bakılmaya ve görülmeye değer bulunmayan o akım, yatağını buldu sanki.
Bütün bunları Ayşe Kara'nın Lâl'i üzerine söylüyorum aslında. Timaş Yayınları'ndan birkaç ay önce çıktı. Hazmetmek zaman alıcıydı benim açımdan. Mehmet Efe'nin Mızraksız İlmihal'inden ve Halime Toros'un Tanımsız'ından sonra böyle bir şey görmemiştim.
Ayşe Kara'nın Lâl'inin merkezinde Fatih'te bir Osmanlı mahallesi bulunuyor. Cumhuriyet'in ceberrut sekülerleşme politikaları karşısında muhafazakâr elitlerin ve sonradan gelen taşra muhafazakârlarının sığınağı olmuştu o mahalleler. Etrafa kurulan ilk apartmanlar ve “Mahremiyetin Tükenişi” (Cihan Aktaş'a selam) karşısında duyulan şok Huzur Sokağı'ndan taşmıştı. Komşuluk yoktu, dayanışma yoktu, vicdan yoktu apartmanlarda. Çünkü din yoktu, iman yoktu... Modernite apartman demekti o zamanlar...
Lâl o sığınaktan çıkışın hikâyesi aslında. Doğal olarak estetize edilmiş bir hikâye var elimizde. Neden olmasın? Estetik kimin tekelinde ki? Şimdi dışarıdan baktığımızda Müslüman/muhafazakâr ailelerin şehrin “köhne” Osmanlı mahallelerinden ve gecekondularından kazandıkları ekonomik ve siyasi güçle çıktıklarını düşünmek işimize geliyor. Ama, haksızlık etmeyelim... Yetmezdi o güç oradan çıkmaya. Bu yüzden Ayşe Kara'nın Lâl'de anlattığı hikâyede Bosna, Çeçenistan, Filistin ve Afganistan da geçiyor. Modernitenin, İslam'la ne yapacağını bilememesinden doğan o yırtıklardan çıkıp geliverdi artık kendisi de modern olan bu yeni Müslüman/muhafazakârlık. Oralardaki çilesiyle, mağduriyetiyle, haklılığıyla üretti estetiğini. Eski modernler o yırtığın, yama ustası Batı'nın tecrübesiyle kapanabileceğini zannediyorlardı. Ama olmadı ve Türkiye gibi bir coğrafyada gömleğin yenilendiğine şahit olduk.
Haksızlık ediyorum. Kitabın düşünsel arka planı öylesine heyecan verici ki hikâyenin kahramanlarını anmaya yer açamıyorum. Kısaca özetlemek gerekirse Nergis var hikâyede. Köklü ama Anadolu'yla karışmış bir İstanbul ailesinin kızı. Kocası kayıplara karıştıktan sonra varlığını tek başına sürdürmeye ahd etse de karşısına çıkan aşkı görmezlikten gelmeyen, “Aaa bir Müslüman'a bu yakışır mı?” dedirtecek bir gönül macerasına atılan Nergis... Hidayet romanlarındakinin aksine bu aşk sapına kadar tensel... Neden olmasın? Müslüman olmak tenden soyunmak demek değil ki...
Lâl, Müslüman/muhafazakâr ve artık birey var oluşun son derece estetik bir anlatımı. Gönül ister ki şablonlara tıkıştırılmadan okunsun... Çünkü o zaman pek çok korkuyu bertaraf etme potansiyeline sahip. Örneğin AKP'yi, bütün o cemaat yapılanmalarını Cumhuriyet'in bir başarısı olarak görebiliriz bu türden hikâyelerle hemhal oldukça. Zira Cumhuriyet'in açtığı o yola girmeseydi, bu zamanda bu denli normalleşemezdi Türkiyeli İslam...