18.03.2010
0
beğenen
Türkolog Sermet Sami Uysal'la Timaş Yayınları'ndan çıkan "Eşlerine Göre Ediplerimiz" kitabının vesilesiyle biraraya geldik. Yahya Kemal'in platonik aşkını, Orhan Kemal'in çapkınlıklarını Yassıada'da tutuklu bulunan Faruk Nafiz Çamlıbel'e mektup yazdığı için başına gelenleri Yeni Aktüel'e anlatan Uysal'la tek parti dönemindeki edebiyat dünyasının sorunlarını da konuştuk...

CUMHURİYET DONEMİ YAZARLARININ EŞLERİYLE YAPTIĞI SÖYLEŞİLERİ "EŞLERİNE GÖRE EDİPLERİMİZ" KİTABINDA TOPLAYAN TÜRKOLOG SERMET SAMİ UYSAL: Yahya Kemal 'benimle artık şiir bitti' diyordu.

Sizin döneminizde edebiyatçılar nasıl yaşar, nasıl algılanırlardı?
Onlar bizler için uzaydaki yıldızlar gibiydi, erişilmez varlıklardı. Her yazarın halkın içine girip onları anlatma gibi isteği yoktur. Çalıkuşu romanında halktan değil burjuva bir ailenin yaşantısını bulursunuz. Ama Orhan Kemal'in eserlerinde mesela, halkın yaşantısı vardır. Bir keresinde Orhan Kemal "Beni 'sürekli amele kesimini yazıyorsun' diye eleştiriyorlar. Muhatap olduğum başka sınıf yok bunun dışında. Yüksek sosyeteyi nasıl yazayım" demişti.

Cumhuriyetin ilk döneminde edebiyatçıların çoğu siyasetin içinde. Bu normal mi?
Mustafa Kemal Meclis'i açtığında milli mücadeleye kalemiyle ve bedeniyle katılanları milletvekili yapıyor. Yahya Kemal'i, Hamdullah Suphi'yi, Mehmet Akif i meclise sokuyor. Hatta bu konuda güzel bir anekdot var; mecliste bir kanun tartışılıyor. Mustafa Kemal, o lahiyanın bir an önce kanunlaşmasını istediği için uzun konuşmalar arzu etmiyor. En meşhur hatiplerden Mehmet Emin Yurdakul elini kaldırıp söz istiyor ve Türklerin göçmen oluşunu kürsüde uzun uzun anlatmaya kalkıyor ki Mustafa Kemal'in sabrı kalmıyor. Eğilip "Sadede geliniz" diyor. Yurdakul devam ediyor. Bu sefer Mustafa Kemal eğilerek daha yüksek bir sesle "Beyefendi artık sadede geliniz" diyor. Emin, başını çevirip "Paşa müsaade ederseniz ben devam edeyim, arkadaşlar sadede gelsinler" diyor. Böylece sadet kelimesinin manasını bilmediği ortaya çıkıyor. Meclisin ön sıralarında oturan Urfa Milletvekili Yahya Kemal, Antalya Milletvekili Hamdullah Suphi'nin kulağına eğilip hayatının en güzel esprisini yapıyor: "O zaten şiir konusunda da sadedi biz arkadaşlarına bırakmıştır."

Edebiyatçıların bu kadar siyasetin içinde olmaları eserlerini kısırlaştırmıyor muydu?
Siyasetle uğraşmak derken, sadece Halk Partisi var, muhalefet partisi yok. 1900'lerden 2010'a kadar kaç Türk yazar var ki yazdıklarıyla geçinmiş? Benim bildiğim Hüseyin Rahmi ve Refik Halit. Günümüzde ise Yaşar Kemal. 1923 yılının Temmuz ayında Yahya Kemal Dar'ül Fünun'da hocayken Mustafa Kemal'in kendisine gönderdiği tebriknameyle vekil olduğunu öğreniyor. Yoksa milletvekili olmasaydı iki senede bir yazdığı şiirle Yahya Kemal nasıl geçinirdi!

Refik Halit Karay'ın rejim düşmanı olduğu yönünde şikâyetler de olmuş Mustafa Kemale. Edebiyatçılar için Mustafa Kemal'le sürtüşmelerinin sonucu ne oluyordu?
Refik Halit, Çorum'a sürgüne gönderiliyor. Bizim aile de Çorum'da olduğu için "Buraya bir muharrir gelmiş yardım edelim" diyorlar. Karay görüşmemizde "Ben Enbiyazadelerin evinde kaldım" dedi. "Akrabalarımız olurlar" dedim. Kendisine yemek götüren 17 yaşındaki oğlan benim dayım. Bunun yanında rejimle uyuşmadığı için Tamim Gazetesi'nin kurucularından Hüseyin Cahit'in, çağdaş Türk resminin öncülerinden Abidin Dino'nun Çorum'a sürgün edildiğini biliyorum. Hatta Kemal Tahir bu yüzden birkaç romanını Çorum'da yazmak zorunda kaldı. Bu açıdan bakıldığında cumhuriyetin muhalif edebiyatçılarının sürgün yeri Çorum olmuştur.

Bu tür sürgünler Türk edebiyatının gelişimini engellemiş midir?
Pek o kanaatte değilim çünkü dünyanın neresinde olursa olsun yazarların çektikleri ıstıraplar onları kamçılamıştır.

Mustafa Kemal, Falih Rıfkı Atay'ın evlenmesine karşı çıkmış yazdıklarınıza göre...
Fuat Bayramoğlu'nun "Gönülden Gönüle" kitabında Yahya Kemal'in Nazım Hikmet'in annesi Celile Hanım'la evlenmekten vazgeçişiyle ilgili bir pasaj vardır. Orada "Şiir ikinci bir evliliği kabul etmez ancak kendisiyle evli kalınmasını kabul eder. Yahya Kemal evlenseydi bu eserleri veremezdi" diyor. Büyük sanatçılar tatmin olmayan, hep daha fazlasını isteyen insanlardır.

Türkiye'de egosu en yüksek yazar hangisiydi?
Yahya Kemal egosu en yüksek olan yazardı. Kendisiyle üç sene beraber oldum. Etrafında çok samimi olduğu insanlara "Benimle artık şiir bitti" diyordu.

Ziyaret ettiğiniz edebiyatçı eşlerinin ruh halleri nasıldı?
Hepsi izzet-i nefislerinden çok şey kaybetmek zorunda kalıyor. Hayatları boyunca ikinci planda ve itilen kakılan konumdalar. Ünlü tiyatro yazarı Eugene Ionesco'nun evine gitmiştim. Adam o kadar büyük ki kadın etrafında gölge gibi dolaşıyor. Her kadın bunu kabul etmez. Bunun yanında yazlığımda ses sanatçılarının da içinde bulunduğu bir topluluğa davet vermiştim. Sanatçılar bir şeyler seslendirdikten sonra Reşat Nuri'nin eşi Hadiye Hanım "Ben de size bir şey söylemek istiyorum" deyince fıkra anlatacak zannettik. Ayağa kalktı öyle güzel bir arya seslendirdi ki hiç kusursuz, falsosuz, detone olmadan; şaşırdık! Aryası bitince "Hadi itiraf edeyim, ben opera sanatçısı olmak istiyordum. Ancak Reşat Nuri'yle evlenince onun ününün ağırlığını taşımak zorunda kaldım. O günlerde benim sahneye çıkmama ortam müsait değildi. Hep içimde kaldı. Bu imkânı verdiğiniz için teşekkür ederim" dedi.

Edebiyatçıların eşleriyle yaptığınız röportaj çalışmalarında böyle bir durumla karşılaştınız mı?
Reşat Nuri sürekli sigara içerdi. Sigaranın külü uzuyor, değerli olduğu görünen halının üstüne düşüyordu. Hadiye Hanım kül tablası veriyor, bir müddet külleri ona silkeliyor biraz sonra gene halının üstüne döküyordu. Her kadın buna tahammül edemez. Ionesco'nun karısı bir keresinde "Hiçbir gazeteci sizin gösterdiğiniz inceliği bana göstermedi. Hep hayatta figüran olarak kaldım" demişti. Bugün bile gazeteciler sanatçıların eşlerine değer verip iki soru da ona sorayım demiyor.

Konuştuklarınızın arasında eşinin gölgesinde kalmayan biri var mıydı?
Reşat Nuri nazik bir insan olduğu için eşini her zaman ön plana çıkarırdı, yani Hadiye Hanım'ı. Bunun yanında dönemin önemli kadın romancılarından Mükerrem Kamil Su eşi beyefendiye yönelttiğim soruların neredeyse hepsini kendisi cevapladı. Nihal Karay da ön plana çıkan biriydi.

En mutsuz hanım kimdi?
Şukufe Nihal'di diyebilirim.

Edebiyatçıların eşleri dışında sevgililerine de yazdıkları eserler var mıydı?
Reşat Nuri'nin en güzel romanı olan Akşam Güneşi, eşi ne kadar "Bana yazdı" dese de Neşvet Hanım için yazılmıştır.

Hasan Ali Yücel'in "Sen bezmimize geldiğin akşam neler olmaz..." şiiri de sevgiliye yazılmış galiba değil mi?
Maarif Vekili olan Hasan Ali Yücel'den çok korkardım, özellikle gözlerinden. Ama röportaj için evine gittiğimde baktım yakınlık gösteriyor, elimi kolumu tutuyor; "Sen bezmimize geldiğin akşam neler olmaz'ı kabine arkadaşınızın eşine yazmışsınız" dedim. İsimleri teker teker saymaya başladım, sonuncusuna gelince "İşte O" dedi. (Kabine arkadaşının ismini söylüyor ancak yazmamak kaydıyla...)

Orhan Kemal çapkın mıydı?
Orhan Kemal etiketsiz, candan bir insandı. Galatasaray Lisesi'nde hocayken "Çamaşırcının Kızı"nı ödev olarak vermiştim. Sınıfımda bulanan akrabası bunu kendisine iletmiş. Ancak Kuleli'de kendisine komünist dendiği için adı bile anılmıyordu. Projemi bahsettiğimde eşiyle görüşmek isteğimi kabul etti ancak daha sonra arayıp eşinin mazereti çıktığını söyleyerek erteledi. Kendisini bir kahvehanede gördüm, "Hocam size karşı çok mahcup oldum. Eşim rahatsız değildi. Bir çapkınlığımı yakalamıştı, görüşmeye gelseydiniz bütün olumsuz yanlarımı anlatır diye çekindim" dedi. Biliyorsunuz eşiyle âşık olarak evleniyorlar. Ama çok çile çekiyorlar.

Yıllar sonra bu röportajları kitaplaştırdıktan sonra bir gün telefonum çaldı ve konuşan kişi "Ben Orhan Kemal'in oğluyum" dedi. "Herhalde babanızla ilgili çapkınlık hikâyelerine alındınız?" dedim. "Aman hocam benim babam milli çapkındı, üstelik anamdan sonra bize hariçten bir kardeş kazandırdı" dedi.

Faruk Nafiz Çamlıbel darbeyle birlikte Yassıada'ya gönderiliyor. Galiba sizin aranızdaki yazışmalar sorun oluyor...
Galatasaray Lisesi'nde çalışırken "Faruk Nafiz Çamlıbel-Yassıada" imzalı zarfı görünce muavin alıp müdüre götürmüş. Müdür daha sonra beni odasına çağırdı ve "Lisedeki edebiyat hocalarınız kimlerdi?" dedi. Ben de "Faruk Nafiz Çamlıbel" dedim. Haberleşip haberleşemediğimizi sorunca "Haberleşiyoruz, bayramlarda tebrik gönderiyorum. Ara sıra mektup yazıyor, eşi Azize Hanım'ı arıyorum" dedim. Muavinin benim darbe ve rejim karşıtı olduğumu söyleyip zarfı kendisine getirdiğini söyledi. Muavinle aramızın nasıl olduğunu sordu, ben de "İlk günden beri soğuk" dedim, "İsabet olmuş" cevabını verdi.

Darbeye bakışınız nasıldı, merak ettim?
Bütün ihtilallere karşıyım. İhtilalde çok yakından sevdiğim birinin nasıl vereme tutulduğunu gördüm, iyice soğudum. Gazinosuna darbecilerden sivil giyimli iki kişi geliyor ve "İşler nasıl gidiyor?" diyor. "İhtilalden sonra bıçakla kesilmiş gibi" diyor. Bundan ihtilale karşı olma anlamı çıkabilir misiniz? Onlar çıkarıyor ve ertesi gün Şevket'i tutukluyorlar. O kadar üzüldüm ki anlatamam. Darbeyi yapanlardan biri benim yakınımdı, telefon açıp "Şevket'i tutuklamışlar" dedim. Kendisi Şevket'in Harbiye'ye götürüldüğünü öğrendikten sonra bana telefon açıp "Sana geliyorum, Şevket'e gidiyoruz" dedi. (Uysal, teybi gösterip "Açıksa açık kalsın belgesel olur" diyor). "Harbiye'nin Allah'ıyım" diyen o dönemin gestaposu Faik Türün biz girdiğimizde merdivenlerden iniyormuş. Yakınım Galatasaray'da muallim olduğumu söyleyince "Hoş geldiniz hocam" dedi. "Şevket Sandalcı'yı içeri almışlar" dedim. "Ne, o vatan haini sizin arkadaşınız mı?" dedi. İnsanlar pek sebepsiz katil olmuyorlarmış diyerek Türün'ün yakasına yapıştım. Allah'tan yanımda kendisinden daha üst rütbeli Mehmet Bozkurt vardı. Bizi zor ayırdı. "Arkadaşım vatan haini değil, asıl vatan haini sensin" deyince Türün'ün elleri ayakları titremeye başladı. ("Benim de gözlerimden yaşlar akmaya başladı" diyerek çocuk gibi ağlamaya başlıyor Uysal...) Türün yelkenleri suya indirdikten sonra makam odasına gittik. Şevket'le görüşmek istediğimi ve kendisine 1000 lira vermek istediğimi söyledim. Türün "Artık vatan hainlerini hocalar mı besliyor?" dedi. Ben ihtilali nasıl seveyim şimdi. Görüşmemizin yasak olduğunu söyledi. "Yasağı kimler koyuyor?" dedim, "İnsanlar" dedi. Bunun üzerine "İnsani duygusu olan insanlar insanca davranırlar" dedim. "Yani siz bana hayvan mı diyorsunuz?" dedi. "İnsanca davranmadığınızı söyleyebilirim" dedim. Daha sonra Şevket'le görüştük ve her seferinde kendisine 1000 lira getireceğimi söyledim çünkü bu tür durumlarda para çok işe yarıyor. Mehmet Harbiye'den çıkınca "Benim içimden geçenleri herifin yüzüne söyledin, yüreğimin yağını da akıttın" dedi. Şevket üç günün sonunda çıktığında erimişti, arkası bu kadar kuvvetli olduğu hâlde. Ya arkası olmayan insanlar ihtilalde ne kadar içerde kaldılar kim bilir!

Darbeler edebiyata nasıl yansıdı?
O döneme ait roman okumadım. Yazmak da yasaktı galiba. Belki de o tür üzerine başarılı bir eser yazılmadı. 

Edebiyatçıların siyasete girdiklerine pişman olduğunu hiç gözlemlediniz mi?
Onların pişman olup olmadığını bilmiyorum ama yazdıkları siyasetle ilgili olunca kendileri gözden düşüyorlardı. Yazdıkları da edebi olmaktan uzaklaşıyordu. Şair ve nesir yazarı Orhan Seyfi Orhon milletvekili kalabilmek için İnönü'yü göklere çıkaran şiirler yazdı daha sonra DP'den siyasete girince İnönü'yü yerin dibine batıran yazılar yazmaya kalktı. Böylelikle edebi kişiliğini bitirmiş oldu.

Bugüne gelecek olursak Orhan Pamuk'u nasıl buluyorsunuz?
Bu soruyu soracağınızı tahmin ettim. Herkesin bir edebiyatçılık anlayışı olmakla birlikte benim romancılık ve hikâyecilik anlayışım "Yazarın ne dediği değil nasıl dediği, olayları nasıl anlattığı" üzerine bina edilmiştir. O yüzden Abdülhak Şinasi Hisar'ı okurken bir şiir zevki, musiki zevki alırım tıpkı Yahya Kemal'de olduğu gibi. İkisi de kendi yolunu bulmuş, giderken de o yolu kapatmışlardır. Orhan Pamuk'a gelince üslup hiç yok! Başlangıçtaki romanlarında ise pek çok Türkçe yanlışı vardı. Ben düz anlatımı sevmem. Sanatçı, ruhunu eserine yazım olarak aksettirmeli. Pamuk'un üç eserine de başladım üçü de yarım kaldı, bitiremedim.

Dil devriminin edebiyatımıza dilin zengin kullanımı bakımından bir eksi getirdiğini düşünüyor musunuz?
Yahya Kemal'le Atatürk'ün arasının açılmasına sebebiyet veren bir şeydir! Yunus Nadi Latin alfabesini öğrenmek için hoca tutuyor. Gazetenin bir kısmı Arap alfabesiyle bir kısmı Latin alfabesiyle çıkıyor. Üç ay boyunca gece gündüz çalışıyorlar, nihayet Mustafa Kemal "Süre doldu" diyor ve "yarından itibaren Latin alfabesiyle çıkacaksınız" diye ekliyor. Buna ilk itiraz eden Yahya Kemal oluyor. Atatürk Yahya Kemal'i İzmir'in işgalinden 30 Ağustos'a kadar geçen zaman zarfında kendisi hakkında yazdığı 88 makaleden dolayı çok seviyor. Ancak Yahya Kemal'i çekemeyenler onun divan ve gazel yazmasından dolayı devrimlere karşı göstermeye çalışıyorlar. Cumhuriyetin ilanından sonra bütün şairler Atatürk'ü övme yarışına girerken Yahya Kemal'in tek bir şiir yazmaması Atatürk'te alınganlık oluşturuyor.

Dil devrimi konusu...
Atatürk "Dil devrimi yapacağım" diyor ama asker kafasıyla düşünüyor. Yahya Kemal hem milliyetçi hem gelenekçi hem de mantık bakış açısıyla düşünüyor. Nitekim Yahya Kemal Atatürk'e "Milli kitaplarımız ne olacak? Gençlerin mazisiyle arası açılacak, bunları da düşünmek gerekir" diyor. Mustafa Kemal Yahya Kemal'in harf devrimine karşı olduğunu anlıyor. Aslında Yahya Kemal 1922'de halkın kullanımı açısından zor olduğu için Arap alfabesinin değişmesi gerektiği yönünde makale yazmış bir isim. Ancak Atatürk'ün Latin alfabesi Türk hançeresine yetmiyor. Sahte dilbilimciler "Kemal" adını uzun süre "Kamal" diye yazdırdılar. Yahya Kemal yeni dile değil uydurma dile karşı. O dönem Nurullah Ataç gece yatıyor, sabah kalktığında hiç dilde olmayan kelimeler üretiyor. Atatürk bu durumu daha sonra fark ediyor. '30-'35 arasında yazı yazanlar Atatürk'ün gözüne girmek için uyduruk kelimelerle yazıyorlar. Atatürk '32-'34 arasında uydurma dille nutuklar verdi.